En Son Paylaşılan Haber

112 Ambulans Sürücüleri

Etiket : sagliklibilgiler

Çocukların fiziksel ve ruhsal gelişimi için önemli bir aşama olan tuvalet eğitimi, çok kolay ve eğlenceli yöntemlerle kısa sürede aşılabilir. 

Öncelikle dikkat edilmesi gereken en önemli kriterlerin başında çocuğun hazır olması gelir. Diğer kriterler ise ebeveynin hazır olması ve ortam şartlarının uygunluğuyla ilgilidir. Eğitim için, evde, aile içinde gerçekleşen büyük değişimlerin olduğu dönemler tercih edilmemelidir. Örneğin kardeş gelmesi, taşınma gibi zamanlarda uzmanlar tuvalet eğitimine başlamanın uygun olmayacağını, çocuklarda uyum problemlerinin yaşanacağını belirtiyorlar.

Anne bebek sitesi Unnado.com danışmanı Klinik Psikolog Pınar Mermer konuyla ilgili olarak; tuvalet eğitimine başlamadan önce ebeveynlerin çocuklarının hazırlamasının önemini vurgulayıp; "Bezi haber vermeden atmak, saklamak doğru değildir. Çocuğunuzu, bir süre kitaplar, hikâyelerle hazırladıktan sonra tuvalet eğitimine adım adım başlamak daha uygundur. Alıştırma külotu, oturak, klozet adaptörü kullanılması eğitimi kolaylaştırabilir." diyerek konuyla ilgili ipuçları paylaşıyor.

Çocuklarda Bırakma Korkusu
Çocukların tuvalete gitmek istememesinin nedeni 2-3 yaş döneminde görülen "bırakma korkusu" olabilir. Zaman zaman bağımsız olmak isteyen çocuklar, bu yaşlarda bir anda anneye, oyuncağına veya evine yapışabilir! Bu durum da aileleri şaşırtır. Klinik Psikolog Pınar Mermer, "Çocukların böyle davranmasının sebebi bebeklik ve çocukluk arasına sıkışıp kalması diye düşünebiliriz. Tuvalet konusunda da bir olgun, uyumlu veya birden bebek gibi davranabilir. Böyle durumlarda anlayışlı ve sabırlı davranmalı, her zaman gülerek, oyunla ve çocuğun ritmine uygun olarak hareket etmeyi unutmamalı" dedi.

Çocukların ilk eğitimlerinden biri olan, ebeveyn ve çocuk arasındaki karşılıklı güven ve bağlılık duygusunu geliştiren tuvalet eğitimi, çocuğunuzla yakalayacağınız uyum çerçevesinde üstesinden kolayca geleceğiniz bir anıya dönüşebilir. Çocuğunuza güvenmeyi unutmayın.

"Ne onunla ne onsuz…" Kadınların topuklu ayakkabıyla ilişkisini tek nefeste anlatan en iyi söz şüphesiz budur. Yüzyıllardan bu güne kadının artarak devam eden topuklu ayakkabı sevdası, estetik avantajların yanı sıra pek çok sağlık sorununu da beraberinde getiriyor. 

Bu sorunlardan biri ayak bileği kilitlenmesi. Uzun süre giyilen topuklu ayakkabıların ayak bileği sıkışmasına neden olduğunu söyleyen ve hastalığın çoğu zaman bel fıtığıyla karıştırıldığını söyleyen Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ruhsan Cihan, tıpta Tarsal Tunel Sendromu diye bilinen ayak bileği sıkışması sorunuyla ilgili şu bilgileri veriyor:

Ayak bileğimizin iç kısmındaki kemiğin arkasında aynen el bileğinde olduğu gibi sinir ve ayak başparmağının bükülmesini sağlayan tendonların geçtiği tunel bulunur. Bu tunelin içinden geçen sinir çeşitli nedenlerden dolayı sıkışabilir. Tunelin içinden geçen sinirlerde oluşabilen herhangi bir iletim bozukluğu Tarsal Tunel Sendromuna yol açar, kişi ayağını hareket ettiremez. Uzun süre yüksek topuklu ayakkabı giyen kadınlarda bu hastalığa sık rastlamak mümkün.

Şikayetler Bel Fıtığı ile Aynı

Hastalık verdiği belirtiler nedeniyle en çok bel fıtığı ile karıştırılıyor. Şikayetler belde oluşan sinir kökü basılarının oluşturduğu belirtiler ile neredeyse aynı. Hastalar çoğunlukla ayak parmaklarında, topukta, ayak tabanında, ayak bileğinde ağrı, yanma ve baldıra yayılan ağrı şikayetiyle geliyor. Yaşanan ağrı kişileri gece uykudan uyandırabilecek kadar şiddetli olabiliyor.

Hastalarımız genellikle bize belinde bir sorun olduğunu düşündüğü için geliyor. Ayrıca, topuk dikeni, plantar fasciitis gibi hastalıklarla da karıştırılabiliniyor. Bu nedenle bu belirtilerde doğru teşhisi koyabilmek için iyi bir fizik muayene ve EMG tetkiki gerekiyor.

Şeker Hastalarında Sık Görülüyor

Tarsal tünel sendromu 40-70 yaş arasındaki kişilerde daha sık görülüyor. Diyabet (şeker) hastalarında görülme sıklığı ise daha fazladır. Çünkü diyabet, sinir iletiminde bozulmaya yol açan bir hastalıktır. Ayak bileğinde oluşan burkulmalara ve diğer travmalara bağlı tendon üzerinde oluşan ödem veya enflamasyon hastalığın tetiklenmesine neden olabiliyor.

Ayak bilek kırıkları sonucu oluşan kemik deformiteleri de Tarsal Tuneli tetikleyebilir. Düz taban olan, ayak bileğini fazla kullanan, fazla ayakta duran kişilerde risk altındadır. Uzun yol şoförlerinde, garsonlarda, ev işi yapan kişilerde de daha sık görülmektedir. Tabi kilo fazlalığı da hastalığı tetiklemektedir.

Kesin Tanı İçin EMG Şart

Biz hastalığı ortaya sevideyken yakaladığımızda ilaç tedavisi ve Fizik Tedavi öneriyoruz. İstirahat bandajları, ayağın yukarıda tutulması, sinir iletimini düzenleyen ilaçlar tedavimizi kolaylaştırmaktadır. Genellikle hastalarımız başka tanılar ile ilaç kullanmaya başlamış oluyorlar. Bu nedenle hastanın fizik muayenesinin detaylı bir şekilde yapılıp, diğer hastalıklardan ayırımın iyi bir şekilde yapılması gerekmektedir. Tarsal tünel sendromu göz ardı edilmemelidir. Kesin tanı için EMG çekilmesi önemli.

Vücut sağlığı ve psikoloji için doğru göğüs ölçüsünü bilmek ve buna uygun sütyen seçmek, son derece önemli. Araştırmalara göre kadınların yüzde 80'i doğru göğüs ölçüsünü bilmiyor ve bu yüzden sağlık sorunlarına davetiye çıkarıyor. Siz de Yeni İnci'nin beden tablosuna göz atmadan sütyen alışverişi yapmayın.

Doğru ölçüde sütyen satın almamak, omuz ve sırt ağrılarına sebep olabiliyor. Sütyen alırken dikkat etmeniz gereken konuların başında, doğru göğüs ölçünüzü bilmek geliyor. Siz de Yeni İnci'nin doğru göğüs ölçüsü alma tüyolarına göz atmadan, sütyen alışverişine çıkmayın.

Sütyen alışverişleriniz sırasında, zevkinize ve bedeninize uygun olan sütyeni seçmek için regl döneminde olmadığınıza dikkat edin ve sütyeni mutlaka deneyin. Sütyenin içinde bir boşluk hissediyorsanız ya da göğüsleriniz sütyenden taşıyorsa doğru sütyeni seçmediğinizi anlayabilirsiniz. Bunu anlamanın bir diğer yolu ise sütyeni giydiğinizde kollarınızı yukarı kaldığırdığınızda, sütyen yukarı doğru çıkıyorsa sizin için büyüktür, yukarı doğru çıkmayıp, göğüslerinizi sıkıştırıyorsa, sizin için küçük bir sütyendir.

Nasıl sütyen seçmeliyim?
Doğru sütyen kullananların göğüsleri deforme olmuyor.
Balenlerin, göğsünüzün ortasına ve altına tam olarak oturmasına dikkat etmelisiniz.
Sütyen göğüsleri bastırmamalı ve rahatsız etmemelidir.
Bedende duruşu ne dar ne de geniş olmalıdır.
Sütyen giyerken göğüsleriniz cup'ların tam ortasına gelmelidir. Bunun için öne eğilerek giymek gerekir.

Sütyen giyildiğinde göğüslerin bedene paralel olmasına dikkat edilmeli.
Sütyen arka bandı yere paralel olarak sırttan geçmeli. Eğer bu bant yukarıda kalıyorsa, askılar olması gerektiğinden daha kısa ayarlanmış ya da sütyen size göre değil demektir. Göğüs çevrenizin doğru ölçülmesi alacağınız sütyenin alacağınız sütyenin arka kısmının yukarı çıkmasını engeller.

Göğüsleriniz sütyen kabından taşıyorsa beden ölçünüzde bir hata var demektir. Göğüslerin sütyenin üst kısmından kontrolsüz olarak dışarı doğru bombe yapacak şekilde taşması hoş bir görüntü oluşturmaz.

Regl öncesi dönemlerde giyeceğiniz sütyenleri almayın. Memelerinizin bu dönemde büyümesi, normal dönemlerde giymeyeceğiniz sütyenlere sahip olmanıza yol açabilir.

Sütyenlerde 3 farklı konumda kopça bulunur. İdeal olan sütyeni baskı ve katlanma oluşturmaksızın en sıkı konumdaki kopçada kullanmaktır. Çünkü sütyen takılmaya başladıktan bir süre sonra gevşer. İlerleyen zamanda sütyenin bedeni daha iyi sarması için diğer kopçalar sırayla kullanılır.

Sütyenin kopçalarının arkada olmasından rahatsız olanlar, pratik bir kullanım için önden kopçalı modelleri tercih edebilirler.

Son bir kontrol için kollarınızı yukarı doğru kaldırdığınızda, göğüsleriniz dışarı doğru taşıyorsa sütyen küçük, arka kısmı yukarı çıkıyorsa büyük demektir.

Nasıl sütyen seçersem göğüslerim daha dolgun görünür?
Küçük göğüslüler; süngerli ve alttan destekli modelleri tercih etmeliler. Eper maximizer tarzı içi dolgulu sütyenler kullanılırsa, göğüsler olduğundan bir beden büyük gözükür ancak doğal görünümden uzaklaşmamak için göğüsleri sadece bir beden büyük gösteren modeller giyilmelidir. İnce askılı ya da askısız sütyenler ise küçük göğüslüler tarafından rahatlıkla kullanılabilir.
Göğüslerinizin dolgun görünmesi için "push-up" denilen içten dolgulu sütyenleri tercih edebilirsiniz. Bu tip sütyenlerin dolguları, günümüzde sıvı, hava ya da pamuk gibi çeşitli malzemelerle oluşturulmaktadır. Beğendiğiniz birini seçebilirsiniz. Hepsi hemen hemen aynı rahatlıktadır ancak sıvı dolgulu push-up'ların göğsün lendi dokusuna daha yakın olduğu söylenebilir.

Nasıl sütyen seçersem göğüslerim daha küçük görünür?
Büyük göğüslüler, geniş askılı, yan destekli, sırta binen ağırlığı hafifleten ve hareket özgürlüğü sağlayan sütyenleri tercih etmeliler. Özellikle balenli sütyenler toplayıcı özelliklerinden dolayı kadınlar için çok uygundur. Büyük memeli kadınlar, göğüslerini küçük göstermek için küçük kalıp ölçülü, sıkan sütyenleri tercih ediyor. Lenf dolaşımını bozacak kadar sıkı olmayan, geniş askılı, bantları ve askıları baskı yaratmayan, yan destekli, mamaleri kavrayan, sırta binen ağırlığı hafifleyen ve hareket özgürlüğü sunan sütyenleri tercih etmelidir.

Nasıl sütyen kullanırsam sırt ağrısı oluşmaz?
Büyük göğüslü kadınlar, öncelikle sağlık sonra estetik görünüm için minimizer yani küçük gösteren sütyenleri tercih etmeli çünkü toparlayıcı özelliği olan bu modeller, büyük göğüslerin neden olduğu sırt ağrısını azaltır. Ayrıca bu kişilerin sütyen askıları da kalın olmalı çünkü kalın askı, ağırlığı omuzlara eşit olarak dağıtır. Askısız sütyen kullanmak büyük göğüslüler için büyük sıkıntıdır çünkü zaten ağır olan göğüsler, askı desteği olmadan sarkık gözükür.

Çamaşırımı nasıl yıkayabilirim?
İç çamaşırınızı yıkarken bu tip giysilerin hassas olduklarını ve özen istedikleri unutulmamalıdır. İyi bir bakım, size yıllarca bitmeyen bir beraberlik olarak geri dönecektir.
Çamaşırlarınızı bir ya da iki kez giydikten sonra yıkayın, kirlenmesini beklemeyin.
Narin kumaşlardan üretilmiş çamaşırlarınızı mutlaka elde ve şampuanla yıkayın. Eğer makinede yıkamak istiyorsanız, günlük olarak kullandığınız ve kısmen daha dayanıklı olduğunu düşündüğünüz çamaşırlarınızı, yıkama torbası kullanarak, yıkama torbasında yıkayın.
Asmadan sererek kurutun. Kurutma işlemi esnasında modelin uygunsuz bir kıvrımda kurumamasına özen gösterin. Kırışan ya da katlanan yeri varsa ellerinizle düzelterek kurumaya bırakın.
Eğer silikonlu (kaymaz plastik şerit kaplanmış) straplez ya da benzeri tipte çamaşırlarınızı sadece hafif ılık suda yıkayın. Isı silikonlu özelliğini yitirmesine yol açabilir.

Nasıl bir ürün kullanırsam vücut şeklini daha düzgün gösterir?
Çocuksu ve düz hatlılar, gece elbisenizin içine büstiyer giyerek daha dolgun hatlı bir görünüme kavuşabilirsiniz. Bunun yanında vücut hatlarınızı daha düzgün gösterecek korse çeşitleri de deneyebilirsiniz. Vücut yapınıza uygun bir korse seçtiğinizde, istediğiniz görünüme sahip olabilir, bedeninizi olduğundan daha ince gösterebilirsiniz.

Hamileler nasıl sütyen giymelidir?
Anne adayları sağlık ve rahatlık için pamuk ağırlıklı, balensiz, orta kontrollü ve tam kontrollü sütyenleri giymeleri gerekiyor. Bebeğini emziren anne adaylarının ise kopçaları önden açılan, emzirme sütyenlerini tercih etmeleri gerekiyor.

Herkesin dönem dönem enejisini kaybettiği ve aynada kendini istediği şekilde göremediği günler olmuştur. Hiçbir değişiklik olmadığı halde o anki ruh haliyle kendimizi güzel hissetmez ve görmeyiz. Böyle günlerde aynaya bakmak bile moralimizi bozarken kalabalıklar arasına karışmak istemeyiz. 

İşte böyle dönemlerde bile muhteşem görünebileceğimizi vurgulayan Herbalife Global Dış Beslenme Ürün Eğitmeni Jacquie Carter, "kendine güvenmek, gülümsemek, kendini başkaları ile kıyaslamamak, yeni bir görünüm denemek, dik durmak ve kendine iyi davranmak bize kendimizi güzel hissettirir" dedi.

Herbalife Global Dış Beslenme Ürün Eğitmeni ve Dış Beslenme Ürün Pazarlama Direktörü Jacquie Carter en kötü günlerde bile muhteşem görünmek için doğru bakış açısına sahip olmanızı sağlayacak bazı ipuçlarını anlattı.

Güven Olmazsa Olmaz

Klişe olduğunu düşünebilirsiniz fakat her gün mükemmel hissetmenin yolu güvenden geçer. Nasıl görünürlerse görünsünler, bazı insanların ilgi odağı olmayı başarmalarının nedeni kendilerine duydukları güvendir ve bu güven lehinize kullanabileceğiniz bir özelliktir! Güzel görünmek istiyorsanız, olumsuz düşünceleri kafanızdan atın ve kendinizi olumlu yönde güdülemeye başlayın. Kendinizde beğendiğiniz yönlere odaklanın ve aklınızdan geçebilecek olumsuz düşüncelere geçit vermeyin. Saçınızı mı beğeniyorsunuz? O zaman sırtınızı şöyle bir sıvazlatın ve şöyle deyin: Muhteşemim!

Gülümseyin

Anında ruh halinizi değiştirmenin (ve güzel görünmenin!) yolu gülümsemektir. Bana inanmıyor musunuz? Canınız istemiyorsa bile gülümsemeyi deneyin ve bana nasıl hissettiğinizi söyleyin. Ruh halini olumlu etkilemesinin yanı sıra, gülümsemenin güzel görünmeyi ve hissetmeyi sağladığı söylenir. İnsanlar gülümseyen bir kişiyi daha çekici bulurlar ve gülümsemek daha genç görünmenizi sağlar.

Kıyaslamaktan Vazgeçin

Kendimizi başkalarıyla kıyaslamak ve nasıl göründüğümüze başkalarına göre karar verme tuzağına düşmek gerçekten çok kolaydır. Her insan eşsizdir ve başkalarında olmayan olumlu özelliklere sahiptir. Güzel hissetmenin en iyi yolu, kendinizi başkalarıyla kıyaslamak yerine birey olduğunuzu kabul etmektir.

Yeni Bir Görünüm Deneyin

Bazen bir güzellik rutinine takılıp kalırız ve bu kendimizi güzel hissetmememize katkıda bulunabilir. Eğlenceli bir makyajla bir şeyleri değiştirmeye ne dersiniz? Görünümünüzü yeniden keşfetmek, heyecan verici bir deneyim sunmasının yanı sıra, rutinden çıkıp tekrar muhteşem hissetmeniz için ihtiyaç duyduğunuz şey olabilir. Yeni bir saç kesimi, kıyafetler veya ruj rengi denemek ihtiyaç duyduğunuz değişikliği sağlayabilir. Kendinizi rahat hissettiğiniz yepyeni bir stil deneyin. Mükemmel göründüğünüzü bildiğiniz için kendinize olan güveniniz artacak ve dünyaya yepyeni bir enerjiyle bakacaksınız.

Duruşunuza Dikkat Edin

Oturup kalkma biçiminiz, kendinizle ilgili ne düşündüğünüzü ele veren ipuçları içerir. İyi bir duruşu olanlar, dünyaya kendilerine güvendiklerini sözcüklere ihtiyaç duymadan haykırırlar. Kendinizi güzel hissetmeseniz bile, omuzlarınızı geriye doğru atarak dik oturmak veya durmak, özgüveninizi dış dünyaya yansıtır. Kambur durduğunuzu her fark ettiğinizde, birkaç saniyenizi ayırıp duruşunuzu düzeltin. Özgüveninizin arttığını hissedeceksiniz!

Kendinize İyi Davranın

Bazen güzel hissetmek için kendinizi şımartabileceğiniz bir bakıma ihtiyaç duyarsınız. Yorgun, stresli veya endişeli hissettiğinizde, muhtemelen kendinizi muhteşem bulmayacaksınız. Bir saat veya eğer mümkünse tüm gün mola verip kendinizle baş başa kalmayı deneyin. Kafanızı dinleyecek zaman bulduğunuzda, kendinize karşı olumlu hisleriniz artacaktır. Parkta yürüyüş (elbette güneşli bir günde), güzellik salonunu ziyaret etmek veya yeni bir kıyafet satın almak gibi rahatlatıcı bir faaliyette bulunabilirsiniz. Benim favorim mumlardan, yüz maskesinden ve arındırıcı peeling'ten oluşan bir köpük banyosu.

Hepimiz zaman zaman kendimizi pek de çekici hissetmediğimiz günler yaşarız. Kendinizi kötü hissettiğiniz günlerin sayısı iyi hissettiğiniz günlerden fazlaysa, neden böyle hissettiğinizi sorgulamanın vakti gelmiş olabilir. Kendinizi muhteşem hissederek uyandığınız bir gün, durup neyin farklı olduğunu düşünün. Yakın zamanda iyi bir egzersiz yapmış, giyinmek için ekstra zaman harcamış veya iyi hissetmenizi sağlayan bir faaliyete katılmış olabilirsiniz. Nelerin iyi hissetmenizi sağladığını bilirseniz, bu davranışları tekrarlayarak muhteşem hissettiğiniz günlerin sayısını arttırabilirsiniz.

Yiyecekler doğrudan beyin algımızı ve iş performanısımızı etkilemektedir. Vücuda alınan besinler beyin için enerji üretmek ve gün boyu zinde kalmamız için glukoza dönüştürülmektedir. 

Vücudumuzda glukoz oranı düştüğünde dikkat ve odaklanma kapasitemiz de otomatik olarak azalmaktadır. Bu durum da iş kalitesini ve verimlilğini olumsuz etkilemektedir.

İş Verimini Arttıracak İpuçları
Yiyecekler doğrudan beyin algımızı ve iş performanısımızı etkilemektedir. Vücuda alınan besinler beyin için enerji üretmek ve gün boyu zinde kalmamız için glukoza dönüştürülmektedir. Vücudumuzda glukoz oranı düştüğünde dikkat ve odaklanma kapasitemiz de otomatik olarak azalmaktadır. Bu durum da iş kalitesini ve verimlilğini olumsuz etkilemektedir.

Vücudumuza aldığımız her besin aynı oranda ve hızda sindirilmemektedir. Örneğin; makarna , tahıllı krakerler, ekmek ve ürünleri glisemik indeks yükü fazla besinlerdir. Yani kan şekerini çabuk yükseltirler ve metabolizmaya etkisi hızlıdır. Yağ içeriği yüksek besinler ise daha uzun sürede kan şekerini yükseltirler fakat sindirim sisteminin daha çok çalışmasına ve yorulmasına sebep olurlar.
Öğle paydosunda çalışanlar vakitten tasarruf sağlamak adına ve daha uygun fiyatlı oldukları için fast food ürünleri sıklıkla tercih edebilmektedirler. Peki ne yapmalı ?

1. Kahvaltıyı Sağlam Yapın
Doğru hazırlanmış kahvaltı işyerinde verimliliği arttırmada önemlidir. Güne kahvaltısız başlamak enerji kaybına, poğaça,simit ile geçiştirilen kahvaltılar ise hem gereksiz yağ alımına hem de gün içinde daha çok acıkmanıza sebep olmaktadır. Yumurta, peynir, domates,salatalık ve tam buğday ekmeğinden oluşan bir kahvaltıyla güne başlamak iş verimliliğini ve kapasitenizi arttırmada yardımcı olacaktır.

2. Öğle Arası Öncesinde Menüyü Planlayın
Acıkmadan önce ne yiyeceğinize karar vermek , kısa sürede açken vereceğiniz hatalı alternatiften sizi koruyacaktır. Araştırmalara göre tok iken kişi tuza, yağlı yiyeceklere ve yüksek kalori içerikli besinlere açlık haline göre daha karşı koyabilmektedir.

3. Öğle Yemeğinizi Zenginleştirin
Öğle yemeklerini iş yerinde yiyorsanız besin seçimlerine dikkat etmeniz önemlidir. Mümkün olduğunca tabağınızın yarısını sebze yemekleri veya salata, geri kalan kısmın yarısını tam tahıllar, diğer yarısını da az yağlı et, balık veya kurubaklagillerle çeşitlendirerek hazırlayın. Ek olarak yoğurt, ayran, cacık gibi süt grubu besinleri de tercih etmeyi unutmayın. Öğle yemeklerinize 1 kase çorba ile başlamanız sadece menünüzü zenginleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda doygunluk gelişmesini sağlayarak öğün içinde fazla besin tüketiminizi engellemeye yardımcı olacaktır. Fakat çorbalarda unlu terbiye yapılmamış olmasına dikkat edin.

4. Kan Şekerine Dikkat
Kan Glukoz Seviyesinde gün içinde inişler ve çıkışlar; beyin aktivitesini ve verimliliği olumsuz etkilemektedir. Dikkatli porsiyonlarda, sağlıklı atıştırmalıklarla sık ve az yemek gün içinde glukoz seviyenizi belirli seviyede tutmada faydalı olmaktadır.

5. Masa başınızda Sağlıklı Atıştırmalıklar Bulundurun
Badem,ceviz gibi sağlıklı yağ içeren tohumlar, taze meyveler ara öğün ve kan şekeri kontrolünü sağlamak için iyi seçeneklerdir. Taze meyve, protein barlar yine alternatifler arasında yer almaktadır. Araştırmalara göre gün içinde ara öğün olarak sebze- meyve tüketimi sadece vücuda ve metabolizmaya değil, beyin sağlığı ve odaklanmaya da olumlu etki sağlamaktadır. Gün içinde tükettiğimiz yiyeceklerin vücudumuza etkisinin incelendiği bir araştırmaya göre; günlük beslenmede sebze ve meyveye (6-7 porsiyon) yer vermek kişinin kendini daha motive, mutlu hissetmesine ve yaratıcılık kapasitesini arttırmaya yardımcıdır.

6. Hareketsiz Kalmayın
Oturarak masa başı iş yapan kişilerde kabızlık şikayetleri sıklıkla görülür. Bu sebeple mümkünse arada bir kalkıp yerinizi değiştirin. Sürekli oturmak metabolizma hızınızı inaktif hale getirmektedir. Uzaktaki tuvaleti kullanmak, iş arkadaşınızı aramak yerine, yanına gitmek, kahve ve suyunuzu söylemek yerine gidip almak ve ara ara esneme hareketleri yapmak hem fiziksel aktivitenizi artıracak hem de uzun süre oturarak çalışmaktan kaynaklanan sağlık problemlerinin azalmasını sağlayacaktır

7. Suyu Unutmayın
Su içmek metabolizmanızı canlı tutmaya ve gün içinde toksinlerin vücuttan uzaklaştırılmasını sağlayacaktır. Su içmeyi unutuyorsanız masanızda mutlaka bir şişe su bulundurun. Ayrıca, şekersiz ve sütsüz tükettiğinizde enerji içermeyen kahve, siyah çay, yeşil çay veya ıhlamur, adaçayı, papatya gibi bitki çaylarını tercih edin. Kahve, aynı zamanda işlerinize daha kolay bir şekilde odaklanmanıza da yardımcı olacaktır. Fakat çay kahve tüketimi de vücut suyunun kaybedilmesine ve çarpıntıya sebebiyet verdiğinden aşırı tüketiminden uzak durun.

Hepimiz gün içerisinde veya akşam evde vakit geçirirken atıştırmak için bir şeyler arıyoruz. Eğer doğru atıştırmalığı bulamazsak vay halimize. Yüksek kalorili atıştırmalıklar yüzünden her sene giderek daha da ağırlaşmaya başlıyoruz. 


Sağlıklı ara öğünler kişinin vücut ağırlığı ve sağlık durumuna göre 100-250 kalori arasında değişebilir. Ancak ara öğün hakkımızda dolduğunda hala atıştırmak istiyorsak sağlığımız ve kilomuz açısından en mantıklısı en düşük kalorili olanlara yönelmek.

İşte Diyetisyen & Yaşam Koçu Gizem Şeber'in önerdiği 100 kalorinin altında 10 lezzetli atıştırmalık.

TARÇINLI ELMA

Özellikle tatlı krizi geldiğinde atlatmanın en keyifli yollarından biridir. Bir büyük boy kırmızı elmayı soyun, ortadan ikiye bölüp, yarısını rendenin iri tarafı ile rendeleyin. Bir tavada elmaları tarçın ile çevirin. Pişen elmaların üzerine 1 yemek kaşığı yarım yağlı yoğurt veya dondurma ilave edin.

DONDURULMUŞ MUZ

İri bir muzu soyun ve yağlı kâğıdın üzerinde donana kadar dondurucuda bekletin. Çıkarınca rende Hindistan cevizi serpiştirin.

DONDURULMUŞ ÜZÜM

On beş iri üzümü yıkayın, buzlukta dondurun. Tahmin etmediğiniz kadar lezzetli ve doyurucu olacak.

SALATALIK SMOOTHİE

Bir adet yeşil elmayı ve istediğiniz kadar salatalığı birkaç buz ile birlikte blenderdan geçirin. Hem sağlıklı, hem de lezzetli. Üstelik 60 kalorinin altında.

MARUL DÜRÜM

İki adet marul yaprağına birer dilim hindi füme ve domates dilimleri koyarak sarın.

YOĞURTLU KRAKER

Tuzlu sade krakerin üzerine 1 yemek kaşığı süzme yoğurt sürün. Hem doyurucu hem leziz, üstelik sadece 56 kalori.

OTLU OMLET

Bir adet yumurtayı çentilmiş dereotu ve maydanoz ile karıştırıp, baharat ve tuz ilave edin ve yağsız tavada pişirin. Atıştırmalık olarak protein tercih etmek metabolizmanızı hızlandırır.

BİTTER ÇİKOLATA

Ortalama 4 tablet bitter çikolatayı bir kupa kahve ile tüketip keyfinize keyif katabilirsiniz. Ayrıca kakaonun kalp sağlığı açısından önemli olduğu bilimsel çalışmalarca kanıtlanmış durumda.

SEBZE SOTE

Sarı, kırmızı ve yeşilbiberleri ince ince doğrayın. Bir tatlı kaşığı zeytinyağında baharatlar ile soteleyin. 1 yemek kaşığı yoğurdu çırpıp üzerine sos olarak gezdirin. C vitamini açısından zengin bir atıştırmalık tüketmiş olun.

ÇİĞ SEBZELER VE YOĞURT DİP SOS

İki yemek kaşığı yoğurdu nane ile çırpın. Salatalıkları, yeşil ve kırmızıbiberleri yıkayın, uzunlamasına doğrayın. Hem lif hem de kalsiyum içeren düşük kalorili bir atıştırmalık.

Sakız çiğnemekten strese, az ışıktan menenjite kadar baş ve boyun ağrısının 9 önemli nedeni...

Vücudunuzun herhangi bir yerindeki ağrı yakın yerlerde başka ağrılara da yol açabilir. Boyun ağrınızın başağrısı yapabileceği gibi.

Hem baş ağrısı hem de boyun ağrısını aynı anda çekmeniz normal değildir. Eğer siz de hem boyun hem de baş ağrısı çekiyorsanız bu iki ağrının birbirine bağlı olduğunu gösterir.

Birçok başağrısı beyin dokunuzdan ve ya kafatasınızdan kaynaklanmaz. Çünkü bu dokuların sinir lifleri yoktur ve baş ağrısı yapmaz. Bir çok baş ağrısı kafatası derinizdeki sinir liflerinden kaynaklanır. Bu sinir uçları, vücudunuzun diğer bölgeleriyle ilişkilidir. Boyun kaslarınız da buna dahildir. Bazen boynunuzdaki bir problem kafatası derinizdeki siniri uyarır ve bu da baş ağrısına yol açar.

Peki boyun ağrısı ve baş ağrısı nelerden kaynaklanabilir? Yrd. Doç. Dr. Gamze Şenbursa, günlük hayatta sık sık muzdarip olduğumuz bu iki ağrının nedenlerini sizler için kaleme aldı:

Stres: Yoğun ve basınçlı baş ağrıları genelde stresten kaynaklanır. Bu da boyun kaslarınızın gerilmesine yol açar. Yoğun baş ağrısı, aynı zamanda buna kas takallüs baş ağrısı da denir, başın içindeki ve etrafındaki kasların sert kasılması ve büzülmesinden ortaya çıkar. Bunun yanındaki semptomları ise boyun ağrısı ve basınçtır.

Duruş: Eğer başınız ve boynunuz uzun süre kötü bir duruş pozisyonunda ise; buna telefonla konuşurken telefonu kulağınız ve omzunuz arasında uzun süre tutmanızı örnek verebiliriz - bu gibi durumlarda hem baş hem de boyun ağrısı çekebilirsiniz. Boynunuzu ve başınızı uygun olmayan bir şekilde destekleyip uyuyorsanız – uçakta uyumak veya fazla şişirilmiş yastık ile uyuyorsanız - bu da aynı zamanda duruş bozukluğuna ve sonucunda da baş ve boyun ağrısına yol açabilir.

Az Işık: Çalışırken veya okurken eğer ışığınız yeterli değilse, gözünüzün zorlanmasına ve kafatası derinizde alın kaslarınızda tutukluğa yol açabilir.

Sakız Çiğnemek: Kuvvetli sakız çiğnemek başınızdaki ve boynunuzdaki kasları gerer ve bu da şiddetli baş ve boyun ağrısına yol açar.

Migren Baş Ağrısı: Migren baş ağrısı yoğundur bu da beyindeki kan damarlarının etkilenmesine yol açar. Bazen boyun, başağrısı ve tutulması gelebilecek bir migren ağrısının habercisi olabilir.

Ağrı Dizisi: Üst üste gün boyu, günlerce veya haftalarca hatta aylarca süren baş ağrıları genellikle başın bir tarafında ve bir anda toplu olarak dizi halinde gelir. Beraberinde de dayanılmaz boyun ağrısını getirir.

TMJ Bozukluğu: TMJ (eklem) bozuklukları çeneyi ve boyunu etkiler. Bunun sebebi de genellikle çenenin aşırı sıkılması veya zayıf çenedir. TMJ hem baş hem de boyun ağrısına yol açar.

Menenjit: Menenjit beyini kaplayan, hayati önem taşıyan iltihabdır. Menenjitin genelde semptomları baş ve boyun ağrısı ve ateştir.

Travma Sonrası Baş Ağrısı: Araba kazası esnasında başınıza aldığınız bir travma veya yaralanma baş ağrısı, boyun ağrısı ve omuz ağrısına yol açabilir.

Ne Zaman Doktora Gitmeli?

Boyun ağrınıza bağlı baş ağrısından şikâyetçiyseniz, doktorunuza görünmenizde fayda var. Özellikle başınızın birden fazla yerinde ağrı varsa, ateşiniz, boyun tutulmanız ve ışığa karşı hassasiyetiniz varsa. Boyun ağrınıza bağlı baş ağrısı ise bir baskının sonucu bu ağrıyı yaşarsınız ve bazen bu ağrılar ciddi bir hastalığın da habercisi olabilir.

Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir uyarıyor: "Stresten uzaklaşın, kısırlığı yenin"

"Sağlık problemi olmadığı halde 100 çiftten 20'si gebelik elde edemiyor. Adet günü hesabı, ilişki zamanlaması, yumurtlama takibi ve adet gecikmesi beklentisi içinde olan kadınlar stresle çok daha fazla karşı karşıya kalıyor. Eşinden yeteri kadar destek görmeyen kadınların gebelik şansı düştükçe, stres de katlanarak çoğalıyor. Hâlbuki çiftler, stresten uzak durup birbirlerine destek olursa bebek olma ihtimali artıyor."

"Çocuk sahibi olma isteği ile doktora başvuran çiftlerin yarıdan fazlası açıklanamayan kısırlığa (infertilite) sahiptir. Anne adayının yumurtalıklarının düzenli çalıştığı, tüplerin açık, rahmin sağlıklı ve baba adayının sperm değerleri normal olduğu durumlarda korunmasız geçen bir yıl sonunda gebelik elde edilememesi; açıklanamayan kısırlık olarak değerlendirilir. Güncel teknolojiler ile teşhis edemediğimiz açıklanamayan kısırlık yaşayan çiftlerin önemli bir kısmı, hiçbir yardım almadan kendiliğinden gebelik elde edebilmektedir. Bu çiftler için daha önceki başarısızlıkları ve zaman içinde elde edilen gebeliği açıklamak mümkün değildir."

GEBELİK ŞANSI YÜZDE 5'E DÜŞER
Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir; "Sağlık problemi olmayan 100 çiftten 20'si bilinmeyen sebeplerle gebe kalamamaktadır. Üreme sisteminde bir sıkıntı var ise gebelik engellenmektedir. Problemsiz çiftlerin her ay yüzde 15-20 civarında olan gebelik şansı açıklanamayan kısırlık gruplarında yüzde 3-5'ler seviyesine inmektedir. Yani bu çiftlerde de hâlâ spontan gebelik ihtimali devam etmektedir. Açıklanamayan kısırlıkta; üreme sisteminde geçici veya kalıcı, basit ya da karmaşık bir problem olduğu kabul edilir. Bazen farklı basamaklarda ve mekanizmalarda çok sayıda problem olabilir."

ÇİFTLER PANİĞE KAPILMAMALI
Gebe kalma süresinin uzaması, çiftler için stres kaynağı olabilir. Erkekler genellikle sorunları inkar etme ya da eşine yansıtma yollarını kullanarak stresle baş ederler. Ayrıca problemin önemsiz olduğuna inanırlar. Kadınlar ise; adet günü hesabı, ilişki zamanlaması, yumurtlama takibi ve adet gecikmesi beklentisi içinde oldukları için çok daha fazla stresle baş ederler. Her ay adet kanamasını beklemek zor bir durumdur. Eşinden yeteri kadar destek görmeyen kadınların gebelik şansı düşük ise stres katlanarak artmaktadır. Bazı toplumlarda çocuk sahibi olamamak mutlak kadına ait bir problem gibi görülmektedir. Bu faktörler, gebelik elde etme şansını gitgide azaltır. Genelde uzun zaman açıklanamayan kısırlık sebebiyle çocuk sahibi olamayan çiftler; tedavi sonrasında gebelik elde ettikten ve doğum olduktan sonra spontan gebelikler başlayabilmektedir. Bu durum da stresin etkisini ortaya koymaktadır. 'Açıklanamayan kısırlıkta çiftlerin paniğe kapılmaması gerekiyor' diyen Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir sözlerine şöyle devam ediyor: "Çünkü bu durumdaki çiftlerin gebelik şansları azalsa da hiçbir zaman sıfır değildir. Tedavi sürecinde bazı çiftler, kendiliğinden gebelik elde edebilir. Bu çiftlere; kendiliğinden gebelik için adet günleri ve şanslarının yüksek olduğu dönemler anlatılmalı veya basit yumurta geliştirme ve takibi yapılarak zamanlı ilişki önerilmelidir."

EVLİLİK KÖTÜ ETKİLENEBİLİR
"Bu arada ilişkinin zamanlı olması ve bir görev algısı yaratması, bir zorunluluk haline dönüşmesine yol açabilir. Bu da ilişkiyi kötü yönde etkileyip evlilik problemlerine neden olabilir. Bir yıl süre ile gebelik elde edemeyen bir çift için gerekli tetkikler yapılıp açıklanamayan kısırlıkta teşhisi konduktan sonra olası tedavilere yönlendirilmelidir."

TEDAVİDE KISIRLIK SÜRESİ VE YAŞ ÖNEMLİ
"Kısırlık süresi dört yıldan az, anne adayının yaşı da 35'in altında ise tercih aşılama tedavisi olmalıdır. Anne yaşı 35'in üzerinde ise yine aşılama yapılabilir ama aşılamaların sayısı artırılmadan tüp bebek tedavisine geçilmelidir. Tüp bebek, çiftler için her zaman elde edilebilir bir tedavi yöntemidir. Ancak öncelikle kolay tedaviler denenmeli. Bu yöntemlerle başarıya ulaşamayan çiftlere, daha sonra tüp bebek tedavisi uygulanmalı." Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir; "Kısırlık süresi dört yıldan uzun ve anne adayının yaşı 40 ve üzerinde ise direkt tüp bebek tedavisi yöntemi denenmeli" diyerek aileleri zaman kaybetmemeleri konusunda da uyarıyor. Doktor, çift ile alternatifleri tartışarak tedavi programı yapmalı ve başarısızlık söz konusu olduğunda bir araya gelerek yeniden değerlendirme yapılmalıdır."

AŞILAMA TEDAVİSİ
"Aşılama tedavisinde spermin doğru zamanda yumurta ile bir araya gelmesi sağlanmaktadır. Yumurta geliştirici ilaçlar hap veya iğneler yolu ile bir veya iki tane yumurtanın gelişmesi sağlanır. Yumurta belirli bir çapa ulaştığında çatlatma iğneleri yardımıyla yumurtlama gerçekleştirilir. Bu dönem, gebelik şansının en yüksek olduğu zaman dilimidir. Yumurtlama, çatlatma iğnesinden sonra yaklaşık 36 saat sonra gerçekleşir. Bu zamana yakın bir saatte spermler alınarak laboratuvarda hazırlık ve yıkama işlemi yapılır. Ardından, aralarından en hızlı ve sağlıklı olanlar toplanarak rahim içerisine yumuşak bir kateter yardımı ile verilir. Açıklanamayan kısırlık grubunda aşılama ile gebelik şansı yüzde15 civarındadır. Üç aşılama uygulaması sonrasında çiftlerin yüzde 35-40 kadarı bebek sahibi olabilir."

TÜP BEBEK TEDAVİSİ
"Tüp bebek tedavisinde; aşılamaya oranla daha fazla ilaç kullanılır ve takipler daha sıktır. Folikül çapları belirli bir büyüklüğe ulaştığı zaman, aşılama tedavisinde olduğu gibi çatlatma iğnesinden 36 sonra sonra ince bir iğne ile vajinal ultrasonografi kullanılarak yumurtalar alınır. Laboratuvar ortamında mikroskop altında her bir yumurta, çevresindeki hücrelerden temizlenip değerlendirilir ve mikroenjeksiyon yöntemi ile olgun her bir yumurtaya bir sperm enjekte edilir. Döllenme sonrası gelişen embriyolar inkübatörler içerisinde takip edilerek, seçilen embriyolar anne rahmine transfer edilir. Tüp bebek ile açıklanamayan kısırlık grubunda yüzde 55-60 oranında gebelik elde edilebilmektedir. Anne adayının yaşı genç ise gebelik şansı artar."

British Estetik

Plastik Cerrahi, Saç, Diş, Obezite Branşlarında hizmet vermektedir.

Mesafeler dert değil! Siz yeter ki isteyin…

British Estetik ile mesafeler dert değil! Sağlık Turizmi alanında sunduğumuz profesyonel hizmet, sınırların ve zamanın çok ötesinde…

Sağlık Turizminde ilk akla gelen sorular: Arzu ettiğim değişim gerçekleşecek mi, bu konuda nasıl bir yol izleyeceğim, beklentilerimi nasıl anlatacağım, bilmediğim bir şehirde ne yapacağım, nerede kalacağım… gibi noktalar üzerine yoğunlaşmakta.

British Estetik, Sağlık Turizmi alanında verdiği kapsamlı hizmetle mutlu olacağınız sonuçları ortaya çıkarmak için var!

British Estetik olarak deneyimli kadromuz, alanında uzman estetik cerrahlarımız, tam kapsamlı hizmet veren anlaşmalı hastanelerimizle Sağlık Turizmine yeni bir soluk getirdik.

Plastik Cerrahi ve Rekonstrüktif Cerrahi Merkezi

Uzun ve sık uçak seyahatleri kimi zaman sağlığı tehdit ederek çeşitli sorunlar, riskler ve kaygılar oluşturabilir. 

Sık ve uzun seyahat edenlere yönelik düzenlediği "Uçuş Sağlığı Programı" ile Liv Hospital Ankara'da hem mevcut hastalıkların takibi hem de sağlıklı kişilerde mevcut risklerin tespiti yapılarak koruyucu tedbirler alınıyor, aşılama hizmeti veriliyor. Yaşam şekli, mevcut sağlık durumu ve kaygıları çerçevesinde muayene ile testler gerçekleştirilirken, uçuş sorunlarıyla baş etmede veya daha önce seyahat edilmemiş ülke ve bölgelere yapılacak ilk seyahatlerde aşılama ve diğer önlemler konularında da danışmanlık hizmeti veriliyor.

Uçuş sağlığı programı Nöroloji, Kulak Burun Boğaz, Göğüs Hastalıkları, Kardiyoloji, Endokrinoloji, Enfeksiyon Hastalıkları ve Bulaşıcı Hastalıklar, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Klinikleri tarafından destekleniyor.

JET LAG en sık yaşlılarda görülüyor
Okyanus aşırı ve saat farkının 2'den fazla olduğu bölgelere uçakla seyahat edildiği zaman biyolojik saatin bozulmasıyla vücudunuzda meydana gelen olumsuz durumlar "jet-lag"dir. En sık ve en ağır şekilde yaşlılarda görülür. Doğudan batıya uçuşlarda mümkünse uyumamaya çalışın. Tersi yöndeyse mümkün olduğunca uyuyun. Alkollü, çay ve kafein içeren içeceklerden uzak durun. Proteinden zengin kahvaltı ve yüksek karbonhidratlı akşam yemeği tercih edin. Gündüz vakti içerisinde yürüme gibi hafif egzersizler yapın.

İniş sırasında uyunmamalı
Özellikle uçaktan inerken yaşanan orta kulak basıncında azalmaya bağlı sıkışma, kulak ağrısından kısmi işitme kaybına kadar pek çok soruna neden olur. Burnu parmaklarla kapatıp, ağızdan hafif bir nefes aldıktan sonra havayı genizden kulağa göndermeye çalışmak ve bu hareketi iniş sırasında her iki dakikada bir tekrarlamak tıkanıklığı engeller. İniş sırasında uyumamalı ve sık sık kulak basıncını dengeleyecek esneme ve yutkunma hareketleri yapılmalı.

Kalbi olanlar dikkat!
Son 1 hafta içinde kalp krizi geçiren, kontrol edilemeyen kardiyak aritmisi, ağır kapak hastalığı olanların uçak yolculuğundan önce mutlaka hekimleri tarafından değerlendirilmesi gerekir. Uçuş öncesi hekim tarafından değerlendirilmesi gereken bir diğer grup ise 10 gün içinde koroner arter bypass operasyonu ve son 3 gün içinde inme geçiren hastalardır.
Hekim görüşü önemli

Uçak yolculuklarında kabin basıncı değişikliklerinde hipoksemisi (dokularda oksijen oranının azalması) olan hastalarda oksijen düşüklüğü derinleşebilir. Kalp hastalıkları riski de oluşan bu kişilerde uçuş sağlığı için hekim görüş ve önerileri önemlidir.

Uzun uçuşlarda hareketsiz kalınmamalı
Uçak yolculuklarında hareketsizlik sonucu bacaklarda toplardamarlarda pıhtı oluşabilir. Pıhtının koparak akciğerlere gitmesiyle bu durum ölümcül olabilir. Bu yüzden her yarım saatte bir ayak bileklerinizi aşağı-yukarı doğru hareket ettirin. Riske göre ortalama 2 saatte bir uçak içinde birkaç dakika yürüyün. Dar çorap ve giysilerden kaçının. Bol sıvı tüketin.

Enfeksiyon ve bulaşıcı hastalıklara dikkat!
En sık karşılaşılan hastalık seyahat ishalleridir. Kısa süreli gezilerde güvenli olarak şişelenmiş maden suları veya kaliteli hazır şişe suları kullanılmalıdır. Ayrıca sivrisinek ve diğer sinek-kene gibi hayvanlardan bulaşan hastalıklar açısından tedbirli olunmalıdır. Sinek kovucu solüsyonlar ve cibinlik kullanılmalıdır. Hepatit B aşısı ve tetanoz aşısı herkesin olması gereken ve seyahate bağlı olmayan aşılardır. Aşılanmak için 2 – 6 ay süre gerekebilir. Bu gidilecek ülkeye göre yapılacak aşı adedine bağlıdır. Aşılar üst üste ve aynı anda yapılamaz. Bunun için üç ay önceden müracaat etmek gerekir.

Hızlı ve sağlıklı bir şekilde zayıflamak için uygulanan diyetlerde, düşük karbonhidratlı beslenme tercih ediliyor. Ancak bilinçsizce uygulanan diyetler, kilo vermek bir yana birçok sağlık problemine de yol açabiliyor. 

Endokrinoloji ve Metabolizma Uzmanı Memorial Wellness Sağlıklı Yaşam Danışmanı Doç. Dr. Gökhan Özışık ve Memorial Wellness Beslenme Danışmanı Uz. Dyt. Işınsu Köksal, düşük karbonhidratlı diyetler ve dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Kısa zamanda kilo kaybı hedefleniyorsa…
Düşük karbonhidratlı beslenme; meyve, sebze, ekmek ve türevi tahıllar, şeker gibi karbonhidrattan zengin besinlerin sınırlandırıldığı; bunun yanı sıra et, tavuk, balık, süt ve süt ürünleri, yağlı tohumlar gibi protein ve yağdan zengin besinlerin sıklıkla tüketildiği bir programı içermektedir. Düşük karbonhidratlı beslenme programı ile kısa zamanda içerisinde hızlı bir şekilde kilo kaybı hedeflenmektedir.

Doğru uygulandığında diyetin birçok yararı var
Düşük karbonhidratlı diyetin birçok faydası olduğu araştırmalarla kanıtlanmıştır. Doğru uygulanan düşük karbonhidratlı diyetin epilepsi hastalığının hafiflemesinde, tip-2 diyabetli obez bireylerin glikoz ve insülin direncinin azalmasında etkili olduğunu bilinmektedir. Düşük karbonhidratlı diyet, metabolik sendrom ve diyabet hastalığı ile ilgili komplikasyonları da azaltabilmektedir. Farklı bir araştırma ise bu tür diyetlerin iç organların çevresindeki yağlanmayı azaltmada, kan trigliserid değerlerini ve metabolik sendromun belirtilerini hafifletmede yardımcı olduğunu ortaya koymaktadır.

Bilinçsizce yapılan diyetler tiroidin çalışmasını etkiler
Bilinçsizce yapılan çok düşük karbonhidratlı beslenmenin ise yarardan çok zararı olabilmektedir. Çok düşük karbonhidratlı beslenme; kan şekerinin kritik sınırlara inmesine, tiroit bezindeki hormon üretim dengesini bozulmasına ve T3 hormonu üretimi azalırken reverse-T3 adı verilen hormonun artmasına kısacası üretimin "aktif" hormondan "inaktif" hormon olarak değişmesine neden olmaktadır. Bu da hipotiroidi adı verilen tiroit tembelliğinin oluşmasına yol açabilir.

Kronik yorgunluk görülebilir
Yanlış uygulanan diyetler "stres hormonu" olarak bilinen kortizol hormonunun da artmasına yol açar. Yaşamsal fonksiyonlar için bir numaralı enerji kaynağı olan karbonhidrat girişinin kısıtlanması beyin tarafından "yaşamı tehdit eden bir durum" olarak algılanır. Kortizol artınca vücut kötü gün için yağ depolamaya başlar, sindirim yavaşlar ve halsizlik ortaya çıkar. Kortizol'e olan talebin artması hipotalamus, hipofi, böbreküstü bezleri arasındaki hormonal dengenin aşırı zorlanmasına bu da "kronik adrenal yorgunluk sendromu" adı verilen tabloya yol açabilir.

Yararlı bakteriler azalır, zararlı bakteriler artar
Meyve ve sebzelerin eklenmediği bilinçsizce yapılan bir diyet disbiozise; yani bağırsaktaki yararlı bakterilerin azalıp zararlı bakterilerin artmasına neden olur. Bu da protein, vitamin, mineraller gibi besin öğelerinin sindirilememesi, sindirimin yavaşlamasına neden olur. Bunun aksine belirli oranlarda sebze ve meyveler ile dengelenmiş bir diyet bağırsak sağlığını koruyarak sindirime yardımcı yararlı bakterilerin yani probiyotiklerin artmasını sağlar.

Bilişsel ve fiziksel fonksiyonlar zayıflayabilir
Çok düşük karbonhidratlı diyetler bilişsel fonksiyonların zayıflamasına neden olabilmektedir. Beyin hücrelerinin bazıları yağlardan sentezlenen keton cisimcikleri yerine sadece glikozdan enerji ihtiyaçlarını karşılar. Yetersiz ve bilinçsiz beslenme, glikoz kaynaklarının azalmasına neden olup halsizlik hatta fiziksel performansta da zayıflamaya yol açabilir.

Hormon dengesini bozabilir
Yanlış uygulanan çok düşük karbonhidratlı diyetler kadınlarda progesteron, östrojen, LH ve FSH gibi cinsiyet hormonların salgısını azaltıp adet düzensizliğine neden olabilir ve gebe kalmayı zorlaştırabilir. Aynı zamanda yapılan çalışmalar düşük karbonhidratlı diyetleri kısa dönemde düşük yağlı diyetlere göre daha fazla kilo verdirdiği fakat uzun dönemde ise verilen kiloların hatta bazen fazlasıyla geri alındığını göstermiştir.

Sağlıklı bir şekilde kilo verebilmek için
Düşük karbonhidrat diyetinin doğru uygulanması için bazı noktalara dikkat edilmesi gerekir. Kişiye özel olarak hazırlanan bu beslenme planı; karbonhidrat, protein, yağ, vitamin ve mineraller gibi tüm makro ve mikro besin öğelerini içermelidir. Belirli besinlere karşı bir hassasiyet yoksa özellikle insülin direncini azaltan ve glisemik indeksi düşük mevsim sebze ve meyvelerinin; çavdar ekmeği, tam buğday, yulaf kepeği, kinoa gibi tam tahıl kaynaklarının belirli miktarlarda beslenme programına eklenmesi gerekir. Glisemik indeksi yüksek şekerli içecekler, hazır meyve suları, yoğun şeker içeren tatlılar ve yüksek düzeyde alkol gibi beslenme alışkanlıkları bırakılmalıdır. Bu şekilde sağlıklı bir şekilde kilo kaybı sağlanıp kalıcı bir beslenme alışkanlığı oluşturulabilir.

İnsan ömrü uzadıkça tıp bilimi sadece hastalıkların tedavisi ile değil aynı zamanda daha uzun ve kaliteli yaşamın kapılarını aralayan formüllerle ilgilenmeye başladı. Ömür uzadıkça insanların ortak meraklarından biri nasıl genç kalabilecekleri oldu. Genç kalmak ve yavaş yaşlanmanın formülü ise çok eski zamanlarda Hipokrat tarafından verilmişti: "Besinler ilacınız olsun." 

İşte size Diyetisyen & Yaşam Koçu Gizem Şeber'den gençleşmek için sofralarınızda yer vereceğiniz ilaç gibi 11 besin ve tarifler.

BALIK
Balıkta bulunan omega-3 yağ asitlerinin vücutta birçok kronik hastalığın ortaya çıkmasına yol açan inflamasyon (yangı, iltihap) durumunu azalttığı uzun zamandan beri bilinen bilimsel bir gerçek. Omega-3 yağ asitleri aynı zamanda kendimizi daha mutlu ve enerjik hissetmemizi sağlıyor. Yeterli omega-3 yağ asidi tüketenlerin kilo yönetiminde daha başarılı oldukları da biliniyor.

BRASSİCA SEBZELERİ
Karnabahar, brokoli, Brüksel lahanası, lahana ve mor lahana gibi sebzeler içerdikleri izotiyosiyanatlar ile özellikle kolon, akciğer, pankreas, prostat ve mide kanserlerine karşı koruma sağlarlar. Brassica sebzelerinden maksimum fayda elde etmek için haşlamak yerine buharda pişirmeyi tercih etmelisiniz.

KÜÇÜK KIRMIZI MEYVELER
Böğürtlen, ahududu, yabanmersini gibi küçük kırmızı-mor meyveler içerdikleri antioksidanlarla yaşlanmayı geciktirici etki gösteriyorlar. Besinlerin anti-aging etkilerini gösteren Dünya'da geçerli ORAC puanlandırma sisteminde ilk sıralarda yerlerini alıyorlar.

ZEYTİNYAĞI
İçerdiği tekli doymamış yağ asitlerinin ve bazı antioksidan öğelerin kalp sağlığını korumaya ve geliştirmeye yardımcı olduğu uzun zamandan beri biliniyor. Bazı bilimsel çalışmalar kimi kanser türlerine karşı da koruma sağladığından bahsediyor. Zeytinyağı anti-aging etkili ve sağlıklı bir gıda olsa da 1 tatlı kaşığı 50 kalori içeriyor. Bu nedenle de tüketim miktarı konusunda dikkatli davranmakta fayda var.

KAKAO
Panamalılar arasında kalp hastalıklarının en düşük görüldüğü Kunalılar incelendiğinde diğer Panamalılardan farklarının kakao içeceklerini sıklıkta tükettikleri olduğu fark edildi. Bilim adamlarının bu konuda yaptıkları araştırmalar sonucunda kakaonun kalp hastalıkları, demans ve tip 2 diyabete yakalanma riskini azalttığı belirlendi. Kakaonun damarları koruyucu etkisi olduğu düşünülmektedir.

SÜLFÜR İÇEREN SEBZELER
Soğan ve sarımsak gibi sebzelerin içerdikleri sülfürlü birleşiklerin anti-aging etkisi olduğu biliniyor. Anti-aging etkileri bakımından sıralandıklarında kuru sarımsak başı çekiyor. Onu taze sarımsak, kuru soğan, taze soğan ve pırasa takip ediyor.

TURUNCU SEBZELER
Havuç, bal kabağı ve tatlı patates gibi sebzelere turuncu rengi veren beta-karoten güçlü bir antioksidan. Özellikle deri bütünlüğü ve göz sağlığı açısından da önem taşıyor. Yapılan bilimsel çalışmalar kalp ve kemik sağlığını korumakta önemli olduğunu göstermiştir.

ZERDEÇAL
Son yıllarda üzerine yapılan bilimsel çalışmaların giderek arttığı baharatlardan biri olan zerdeçalın içerisinde bulunan kurkumin antioksidanının Alzheimer'a karşı koruma sağladığı düşünülmektedir. Yine diyabetin ilk alarmı olan insülin direncini kırmaya yardımcı olduğuna dair bilimsel çalışmalar vardır.

DOMATES
İçerdiği laykopen ile prostat kanserine yakalanma riskini azalttığı biliniyor. Laykopen aynı zamanda güneş ışınlarına karşı derimizi koruma altına alıyor ve kollojen adı verilen ve kaybı ile cildimizin yaşlandığı maddenin yıkımını azaltıyor.

KARPUZ
Birçok insan çok şekerli olduğunu düşündüğünden tehlikeli olduğunu zannetse de karpuz içerdiği sitrulin ile bağışıklık sistemini güçlendiriyor ve vücudu toksin öğelerden arındırıyor.

AVOKADO
Yağ içeriği yüksek olan bir meyve olan avokadoda bulunan yağlar kalp sağlığı açısından oldukça önemli ve gerekli. Avokado aynı zamanda yüksek protein içeren diyetler sonucunda vücutta oluşan asit durumunu dengelemek konusunda da yardımcı. Yine yapılan bilimsel çalışmalar avokadonun yanında tüketildiği besinin vücutta daha etkin kullanılmasına yardımcı olduğunu gösteriyor. Avokado antioksidan etkili E vitamininden de zengin.

GENÇLEŞTİREN SOMON
MALZEMELER (2 KİŞİLİK)
2 adet somon fileto, 3 yemek kaşığı zeytinyağı, 1 adet mor soğan, 4 diş sarımsak, 1 adet avokado, 1 büyük boy domates, karabiber, tuz, ½ limonun suyu, 1 küçük boy brokoli, 1 küçük boy karnabahar, 10 adet Brüksel Lahanası

YAPILIŞI: İki yemek kaşığı zeytinyağı, tuz ve karabiberi harmanlayın. Somon filetoları içerisinde gezdirin. Tavada çevirerek pişirin. Soğanı ve sarımsakları soyun ve çentin. Domatesleri küp küp doğrayın. Avokadoyu ortadan bölün, çekirdeğini çıkarın. İçini kaşık yardımı ile bir kaba alıp çatalla iyice ezin. Limon suyu, karabiber ve tuz ilave edip iyice karıştırın. İçine soğan, sarımsak ve domatesleri ilave ederek iyice harmanlayın. Karışımı pişen filetoların üzerine paylaştırın. Buharda pişirdiğiniz karnabahar, brokoli ve Brüksel lahanaları ile birlikte servis edin.

TOKSİN ARINDIRAN DOMATES KARPUZ SORBE
MALZEMELER (8 KİŞİLİK)
1.5 su bardağı taze sıkılmış çekirdeksiz domates suyu, ¼ iri karpuz, 2 yemek kaşığı limon suyu, 2 yemek kaşığı bal
YAPILIŞI: Karpuzun çekirdeklerini ayırın ve küp küp doğrayın. Tüm malzemeleri blenderdan geçirin. Buzlukta dondurun. Soğuk servis yapın.

Kadının hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri hamilelik dönemi. 9 aylık bu serüvende bebeğin gelişim süreci konuşulurken annenin ruh halindeki değişimler çoğunlukla göz ardı ediliyor. Uzmanlar, bu dönemde pek çok duyguyla baş etmeye çalışan kadının başta eşi olmak üzere yakın çevresinden destek görmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi'nden Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Aslıhan Dönmez, anne adaylarının hamilelik döneminde hormonların da etkisiyle heyecan, korku ve kaygı gibi birbirinden farklı duygular yaşadığını söyledi. Prof.Dr. Aslıhan Dönmez, şöyle konuştu:
"Hamilelik denilince çoğunlukla anne adayında meydana gelen fiziksel değişiklikler akla gelir. Oysa hamilelik boyunca gerçekleşen gerek fiziksel gerekse hormonal değişimlerin anne adayında önemli psikolojik değişikliklere yol açtığını biliyoruz. Bir ebeveyn olma beklentisi de bu psikolojik değişikliklere katkıda bulunur.

Bu psikolojik değişikliklerin başında duygudurumu dalgalanmaları, korkular ve kaygılar başta gelir. Duygudurumu dalgalanmaları çabuk öfkelenme, tahammülsüzlük, "sulu göz" olma halini içerir. Korkular ve kaygılar daha çok gebelikle, bebekle, doğumla, ebeveyn olmakla ilgilidir."

Hamilelik döneminde kadının psikolojik evreleri
Hamileliğin farklı evrelerinde farklı psikolojik değişimlerin meydana gelebildiğini belirten Prof. Dr. Dönmez, üç aylık dönemlerde yaşanan bu psikolojik evreleri şöyle anlattı:

Adet dönemi öncesi sendromuna benzer
İlk 3 ay: Beklenen ve istenilen bir gebelikse anne adayının temel duygusu tabi ki mutluluk olacaktır. Durum tam tersiyse kaygılar ve üzüntü baskın olabilir. Halsizlik ve sabah bulantıları anne adayının duygudurumunu olumsuz etkileyebilir. Anne adayı tıpkı adet öncesi sendromuna benzer şekilde gergin olabilir. Bebeğini kaybetme korkusu ve bebeğinin sağlık durumu ile ilgili kaygılar belirgindir.

Hamileliğin balayı dönemi
İkinci 3 ay: Genellikle hamileliğin "balayı" dönemi olarak adlandırılır çünkü sabah bulantıları ve yorgunluk gitmiştir, anne adayı kendini daha iyi hisseder. Artık bedendeki değişimler görünür hale gelmeye başlar ve bebeğin hareketleri hissedilir. Beden değişimleri özellikle kilo ve görünüm takıntıları olan kadınlarda kaygı doğurabilir ve kendine güvende azalmaya neden olabilir.

Kaygı ve gerginlik ortaya çıkabilir
Üçüncü 3 ay: Doğum iyice yaklaştığı için doğum eylemi ve bebeğin yaratacağı yaşam değişiklikleri kaygıların önemli bir kaynağını oluşturur. Bedensel değişimler anne adayını artık iyice zorlamaya başlayabilir ve bu durum gergin hissetmeye neden olabilir."

Olumsuz yorumlar psikolojisini etkileyebilir
Özellikle anne adayının kilo almış olmasıyla ilgili yapılan olumsuz yorumların psikolojisini olumsuz etkileyebildiğini belirten Prof.Dr. Aslıhan Dönmez, bu konuda da en büyük görevin eşlere ve yakın çevresine düştüğünü söyledi. Prof.Dr. Dönmez, "Doğum eyleminin ve bebek büyütmenin zorluklarının abartılarak anlatılması, anne adayının zaten var olan kaygılarını daha da arttırabilir.

Hamilelikte cinsellik istenmeyebilir!
Özellikle baba adaylarının eşlerinin fiziksel değişimleri karşısında olumsuz yorumlar yapmaları ve eşlerinden hem duygusal hem de cinsel anlamda soğumaları anne adayının psikolojisini olumsuz etkileyebilir. Birçok baba adayı bu dönemde cinsel ilişkiyi istemeyebilir ve bunun temel nedeni eşine veya bebeğe zarar verme korkusu olabilir. Anne adayı ise bunu 'Artık beni beğenmiyor ve beğenmeyecek' diye algılayabilir. Bazen de tam tersi bir durum olabilir; anne adayı cinsellikten soğuyabilir ve babalar bu defa istenmediklerini düşünebilir ve bu konuda ısrarcı davranabilirler" diye konuştu.

Prof.Dr. Aslıhan Dönmez, anne adaylarının bu dönemi rahat ve sorunsuz geçirmeleri için baba adaylarına ve yakın çevreye önemli görevler düştüğünü belirterek "Meydana gelen fiziksel değişimler konusunda olumsuz herhangi bir yorum yapmamak, duygudurum değişimleri konusunda sabırlı olmak, kaygı ve korkuları paylaşmasına izin vermek anne adayının kendini rahat hissetmesi açısından önemlidir" tavsiyesinde bulundu.

Herkesin dönem dönem enejisini kaybettiği ve aynada kendini istediği şekilde göremediği günler olmuştur. Hiçbir değişiklik olmadığı halde o anki ruh haliyle kendimizi güzel hissetmez ve görmeyiz. Böyle günlerde aynaya bakmak bile moralimizi bozarken kalabalıklar arasına karışmak istemeyiz. 

İşte böyle dönemlerde bile muhteşem görünebileceğimizi vurgulayan Herbalife Global Dış Beslenme Ürün Eğitmeni Jacquie Carter, "kendine güvenmek, gülümsemek, kendini başkaları ile kıyaslamamak, yeni bir görünüm denemek, dik durmak ve kendine iyi davranmak bize kendimizi güzel hissettirir" dedi.

Herbalife Global Dış Beslenme Ürün Eğitmeni ve Dış Beslenme Ürün Pazarlama Direktörü Jacquie Carter en kötü günlerde bile muhteşem görünmek için doğru bakış açısına sahip olmanızı sağlayacak bazı ipuçlarını anlattı.

Güven Olmazsa Olmaz
Klişe olduğunu düşünebilirsiniz fakat her gün mükemmel hissetmenin yolu güvenden geçer. Nasıl görünürlerse görünsünler, bazı insanların ilgi odağı olmayı başarmalarının nedeni kendilerine duydukları güvendir ve bu güven lehinize kullanabileceğiniz bir özelliktir! Güzel görünmek istiyorsanız, olumsuz düşünceleri kafanızdan atın ve kendinizi olumlu yönde güdülemeye başlayın. Kendinizde beğendiğiniz yönlere odaklanın ve aklınızdan geçebilecek olumsuz düşüncelere geçit vermeyin. Saçınızı mı beğeniyorsunuz? O zaman sırtınızı şöyle bir sıvazlatın ve şöyle deyin: Muhteşemim!

Gülümseyin
Anında ruh halinizi değiştirmenin (ve güzel görünmenin!) yolu gülümsemektir. Bana inanmıyor musunuz? Canınız istemiyorsa bile gülümsemeyi deneyin ve bana nasıl hissettiğinizi söyleyin. Ruh halini olumlu etkilemesinin yanı sıra, gülümsemenin güzel görünmeyi ve hissetmeyi sağladığı söylenir. İnsanlar gülümseyen bir kişiyi daha çekici bulurlar ve gülümsemek daha genç görünmenizi sağlar.

Kıyaslamaktan Vazgeçin
Kendimizi başkalarıyla kıyaslamak ve nasıl göründüğümüze başkalarına göre karar verme tuzağına düşmek gerçekten çok kolaydır. Her insan eşsizdir ve başkalarında olmayan olumlu özelliklere sahiptir. Güzel hissetmenin en iyi yolu, kendinizi başkalarıyla kıyaslamak yerine birey olduğunuzu kabul etmektir.

Yeni Bir Görünüm Deneyin
Bazen bir güzellik rutinine takılıp kalırız ve bu kendimizi güzel hissetmememize katkıda bulunabilir. Eğlenceli bir makyajla bir şeyleri değiştirmeye ne dersiniz? Görünümünüzü yeniden keşfetmek, heyecan verici bir deneyim sunmasının yanı sıra, rutinden çıkıp tekrar muhteşem hissetmeniz için ihtiyaç duyduğunuz şey olabilir. Yeni bir saç kesimi, kıyafetler veya ruj rengi denemek ihtiyaç duyduğunuz değişikliği sağlayabilir. Kendinizi rahat hissettiğiniz yepyeni bir stil deneyin. Mükemmel göründüğünüzü bildiğiniz için kendinize olan güveniniz artacak ve dünyaya yepyeni bir enerjiyle bakacaksınız.

Duruşunuza Dikkat Edin
Oturup kalkma biçiminiz, kendinizle ilgili ne düşündüğünüzü ele veren ipuçları içerir. İyi bir duruşu olanlar, dünyaya kendilerine güvendiklerini sözcüklere ihtiyaç duymadan haykırırlar. Kendinizi güzel hissetmeseniz bile, omuzlarınızı geriye doğru atarak dik oturmak veya durmak, özgüveninizi dış dünyaya yansıtır. Kambur durduğunuzu her fark ettiğinizde, birkaç saniyenizi ayırıp duruşunuzu düzeltin. Özgüveninizin arttığını hissedeceksiniz!

Kendinize İyi Davranın
Bazen güzel hissetmek için kendinizi şımartabileceğiniz bir bakıma ihtiyaç duyarsınız. Yorgun, stresli veya endişeli hissettiğinizde, muhtemelen kendinizi muhteşem bulmayacaksınız. Bir saat veya eğer mümkünse tüm gün mola verip kendinizle baş başa kalmayı deneyin. Kafanızı dinleyecek zaman bulduğunuzda, kendinize karşı olumlu hisleriniz artacaktır. Parkta yürüyüş (elbette güneşli bir günde), güzellik salonunu ziyaret etmek veya yeni bir kıyafet satın almak gibi rahatlatıcı bir faaliyette bulunabilirsiniz. Benim favorim mumlardan, yüz maskesinden ve arındırıcı peeling'ten oluşan bir köpük banyosu.

Hepimiz zaman zaman kendimizi pek de çekici hissetmediğimiz günler yaşarız. Kendinizi kötü hissettiğiniz günlerin sayısı iyi hissettiğiniz günlerden fazlaysa, neden böyle hissettiğinizi sorgulamanın vakti gelmiş olabilir. Kendinizi muhteşem hissederek uyandığınız bir gün, durup neyin farklı olduğunu düşünün. Yakın zamanda iyi bir egzersiz yapmış, giyinmek için ekstra zaman harcamış veya iyi hissetmenizi sağlayan bir faaliyete katılmış olabilirsiniz. Nelerin iyi hissetmenizi sağladığını bilirseniz, bu davranışları tekrarlayarak muhteşem hissettiğiniz günlerin sayısını arttırabilirsiniz.

Günümüz kültüründe genelde üzüntü hali pek istenmeyen bir şeydir, hiç olmasın istenir fakat bu da yaşamın bir parçası… Kişisel gelişim kitaplarında sıkça olumlu düşünmenin, olumlu tavırların ve olumlu davranışların faydalarından bahsedilir. Bu kitaplarda üzüntü kişiden uzak olması ya da tamamen yok edilmesi gereken problemli bir duygu olarak nitelendirilir.

Her ne kadar kişinin kendini mutlu hissetmesi arzu edilse de, bazı durumlarda belli bir düzeyde üzgün hissetmek de kişiye önemli faydalar sağlayabiliyor. Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, üzüntü duymanın kişiye bazı önemli faydalar da sağladığını söylüyor.
İşte size üzüntünün faydalı olabileceğini gösteren bazı durumlar.

Üzgün Ruh Hali Hafızanızı Güçlendirebilir

Mutlu ruh hali çevremizde tesadüfi olarak gördüğümüz şeylerle ilgili onlara dikkatimizi verme ve sonradan onlarla ilgili detayları hatırlama gücümüzü zayıflatabilirken, sıkıntılı bir ruh hali bunu arttırabiliyor.

Kötü bir ruh halinde olanlar, ruh hali iyi olanlara göre gördükleri detayları daha doğru hatırlayabiliyor.

Mutlu ruh hali kişinin bilgileri zihninde daha dikkatli ve uyanık şekilde işleme yetisini azaltıyor ve yanıltıcı bilginin hafızadaki orjinal bilgiyi tahrif etme riskini arttırıyor. Buna karşılık kötü bir ruh hali kişinin detaylara daha çok odaklanmasını sağlıyor ve kişinin hafızası onu daha az yanıltıyor.

Üzüntü Motivasyonunuzun Artmasına Yardımcı Oluyor

Mutlu olduğumuz zamanlarda, doğal olarak o mutluluk hissinin hep devam etmesini isteriz. Mutluluk hissi bize şu mesajı verir, şu anda güvenli ve hep alışık olduğun bir ortamdasın ve bir şeyi değiştirmek istediğinde çok az çaba sarfetmen yeterli, herşey yolunda mesajı verir. Buna karşılık, üzüntü hissi hafif bir alarm sinyali gibidir, çevremizde bulunan bir zorlukla başa çıkabilmemiz için bizi daha çok çaba harcamaya ve daha fazla motive olmaya sevk eder, durumu düzeltmeye yönelik bir enerji ortaya çıkartır.

Bu nedenle, negatif bir ruh halinde olup, içinde bulundukları kötü durumu değiştirmek için daha çok motivasyonu olan kişilere göre, mutlu kişiler bazen bir konuda eyleme geçmek için kendilerini daha az motive olmuş hissederler.

Buna göre çaba gerektiren zorlu işlerde mutsuz bir ruh hali kişinin o işle uğraşma azmini artırırken, mutlu bir ruh hali tam tersi etki yapabiliyor. Bunun da muhtemel sebebi kişinin zaten mutlu bir ruh halindeyken, bir işi yapmak için daha az motivasyona sahip olması, çünkü zaten her şey yolunda mesajıyla kişi relaks olabilir ve işler üzerindeki dikkati azaltabilir.

Üzüntü İnsanlarla Daha İyi İletişim Kurulmasını Sağlar

Genel olarak mutluluk insanlar arasındaki olumlu etkileşimi arttırır. Mutlu insanlar daha özgüvenli, daha iddialı ve daha yetenekli iletişim kuruculardır. Daha çok tebessüm ederler ve üzgün insanlara kıyasla mutlu kişiler daha sempatik olarak algılanırlar.

Bununla birlikte, daha temkinli, daha az iddialı ve daha özenli bir iletişim şeklinin gerektiği durumlarda, üzgün bir ruh hali daha çok işe yarayabilir.

Yapılan deneylerde, üzgün bir ruh halinde olan kişilerin daha çok ikna edici konuştuğu ve konuştuklarını savunmak için daha etkili ve somut argümanlar ortaya koyduğunu ve pozitif bir ruh halinde olan kişilere göre diğer insanları bir şeye ikna etme konusunda daha iyi olduklarını görüldü.
Mutlu ruh halinde olanlara göre, üzgün bir ruh halinde olanlar adil olma konusunda daha dikkatli. Kişinin içinde bulunduğu ruh hali onun bencil mi yoksa adil mi olduğu konusunu da etkiliyor.

Üzüntü Kişinin Muhakeme Gücünü Artırır

İnsanoğlu sıklıkla sosyal ilişkileriyle ilgili çıkarımlar yapar, başkalarının düşünce ve davranışlarını anlamak ve tahmin etmek için sosyal işaretleri okumaya çalışır. Ne yazık ki, kişinin yaptığı bu çıkarımların yanlış olma ihtimali beynimizin kullandığı bazı kısa yollar ve sahip olduğumuz bazı önyargılar nedeniyle oldukça yüksektir.

Tekrar tekrar yaptığımız araştırmalarda insanların mutluyken, önyargılarına göre sosyal çıkarımlar yapma ihtimallerinin daha yüksek olduğunu gördük.

Mutlu bir ruh hali kişiye tanıdık gelen şeyi doğru olarak görme eğilimini arttırıyor, üzgün bir ruh hali ise tam tersi etki yapıyor. Üzgün bir ruh halinde olan kişiler mantıksal hatalar yapmaya daha az meyillidirler ve tanık oldukları bir olayı anlatırken daha az yanlış yaparlar.

Kötü bir ruh hali aynı zamanda kişinin ilk edindiği izlenime çok fazla önem verip daha sonra ortaya çıkan detayları önemsememesinden kaynaklanan ve başka bir peşin önyargı olan öncelik etkisinin azalmasını sağlar.

Kötü bir ruh hali izlenim edinme süreçlerinin daha doğru şekilde gerçekleşmesine yardımcı olur.

Üzgün Olmanız Depresyonda Olduğunuz Anlamına Gelmiyor

Üzgün olmakla negatif odaklı olmak, mutlu olmakla pozitif olmak kişisel gelişim dünyasında çok karıştırılır.

Örneğin bir yakınını kaybeden fakat pozitif bir bakış açısına sahip olan bir kişi bunun geçeceğini ve bu üzüntünün normal olduğunu bilir, kabullenir. Negatif odaklı kişi ise kendi düğününde bile bir şey olacak duygusuyla eğlenemez.

Tabi ki, üzgün ruh halinin faydalarının da belli bir sınırı vardır. Kısmen kişinin ruh halindeki bir bozukluk olarak tanımlanan depresyon, uzun süren ve yoğun üzüntüyle beraber seyrettiğinde, insanın hayatını ciddi oranda etkileyebilir. Mesela hafızası kötüleşen birine bu durumla baş edebilmesi için üzüntülü bir ruh haline girmesi tavsiye edilmez. Yapılan araştırmalar böyle bir şey yapmanın faydalı olduğu sonucunu doğrulamıyor.

Fakat hafif ve kısa süreli bir üzüntü aslında hayatımızın birçok alanındaki problemlerle baş etmede bizim için faydalı. Belki de bu yüzden, her ne kadar kendini üzgün hissetmek başa çıkılması zor bir durum olsa da, Batı sanatı, müziği ve edebiyatının en başarılı birçok eserinde üzüntülü olma konusu ele alınmıştır. Günlük yaşamda da aynı şekilde, insanlar bazen kendilerini üzgün hissettirecek birtakım yollara başvururlar. Mesela hüzünlü sözleri olan şarkılar dinlemek ya da sonu kötü biten veya hikayesi üzücü olan filmler izlemek ya da kitaplar okumak gibi.

Her duygunun doğru şartlar altında oynadığı önemli bir rol var. Her ne kadar kendini mutlu hissetmenin faydaları üzerinde çok şey yazılıp çizilse de, üzüntülü bir ruh halinin de kişiye bazı faydaları olabileceği konusu göz ardı edilmemelidir.

Cinsel uyumsuzluk ya da ten uyuşmazlığı çiftlerin birbirlerinden uzaklaşmasına, aldatmaya hatta ayrılık ve boşanmalara neden olan en yaygın sebeplerden biri. Partnerinizle birbirinize deli gibi aşık olabilirsiniz ama ne var ki yatak odasında istekli ve uyumlu değilseniz, o zaman ilişkiniz tehlikede demektir.

Peki partnerinizle uyumlu olup olmadığınızı nasıl anlayacaksınız? Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak'a kulak verelim:

FARKLI LİBİDO SEVİYELERİ: Herkesin aynı seviyede libidoya sahip olduğu söylenemez. Ayrıca sadece erkeklerin daha çok cinsellik istediğini iddia etmek de bir haksızlık. Kadınlar da en az erkekler kadar cinselliği yaşamaya istekli olabilir. Stres, iş yoğunluğu ve yaşam tarzıyla ilgili sorunlar kişinin libidosunu etkileyebilir ve kişinin cinsellikten uzaklaşmasına sebep olabilir ya da başka sebeplerden libido düşüklüğü söz konusu olabilir. Partneriniz ve siz böyle bir problemle karşı karşıyaysanız, durum daha kötüye gitmeden konuşmalı ve gerekirse destek almalısınız.

BASKICI PARTNER: Partneriniz, siz istemediğiniz zamanlarda, seks yapma konusunda size sürekli baskı yapıyorsa ve rahatsız olduğunuz bir şeyi yapmaya zorlanıyor hissediyorsanız, aranızda cinsel bir uyumdan bahsetmek mümkün olmayabilir.

BENCİL PARTNER: Birçok kadın cinsellikte partnerlerinin bencilliğinden şikayet eder. Genelleme yapmaktan kaçınsak da çoğunlukla ilk önce erkeklerin orgazma ulaştığı bir gerçek. Ama bu bir problem olmaktan çıkarılabilir. Partneriniz yine de sizi memnun edebilir. Ama o bencil davranmayı tercih ediyor ve bunun için çaba göstermiyorsa uyumsuzluğun ortasındasınız demektir. Cinsel ilişkide bencillik orta vadede ciddi bir sıkıntı meydana getirir ve bir tarafı mağdur durumuna düşürür.

ESKİ PARTNERLERLE KIYASLAMA: Partnerinizin cinsel yönden sizi eski sevgili ya da eski eşiyle kıyaslaması hiç hoş bir şey olmadığı gibi aynı zamanda sinir bozucu da. Partneriniz sizi sürekli eskiden birlikte olduğu kadınlarla kıyaslıyorsa, bu size saygı duymadığı anlamına gelir. Rahatsız olmanıza rağmen bu rencide edici tavrından vazgeçmiyorsa, konuyu gündemin birinci sırasına almalı ve çözüm üretmelisiniz.

SUÇLULUK DUYGUSU: Partnerinizle yaşadığınız cinsellik sizi duygusal yönden memnun ya da mutlu etmiyor aksine pişmanlık ve suçluluk hissediyorsanız, bu ciddi bir bilinçaltı sebebe işaret edebilir. Bir şeyi yapmaya kendinizi adeta itiliyor gibi hissediyorsanız, sıkıntıya girerek ilişki yaşıyorsanız bu tablo ilişkide uyumsuzluğun ciddi göstergesidir.

YATAKTA AGRESİFLİK: Her iki tarafın da rızası olduğu sürece, yatakta biraz agresiflik normal karşılanabilir. Ama bazı erkekler, partnerlerini rahatsız edecek derecede agresif davranışlar sergilerler. Partneriniz, sizin sınırlarınızı aşacak kadar saldırgan davranıyorsa, bir orta yol bulmanın zamanı gelmiş demektir.

RAHATSIZ EDEN TALEPLER: Çiftlerden biri zengin fantezi dünyasına sahip olabilir. Partneriyle bu anlamda bir dengeye sahip değilse; cinsellikte geniş fanteziye sahip olanın talepleri diğer tarafa ağır, uygunsuz, ters gelebilir. Cinsel ilişkide tek tarafın beklentilerine cevap vermemek konusunda sürekli bir tartışma varsa burada zaten uyum söz konusu olamaz.

CİNSEL UYUMSUZLUĞUN TEHLİKE SİNYALLERİ
Bir ilişkinin, özellikle evliliklerde, uzun süre devam etmesi için partnerlerin cinsel yönden uyumlu olmasının büyük önem taşıdığına dikkati çeken Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, cinsel uyumsuzluğun başlıca sinyallerini ise şöyle sıralıyor:

CİNSEL DÜRTÜNÜZ ÇOK MU ZAYIF? Partnerlerden birindeki zayıf cinsel dürtü, cinsel uyumsuzluk belirtisi olabilir. Fakat bu durum bir hastalık nedeniyle ya da stresten de kaynaklanmış olabilir. Zayıf cinsel dürtü meselesini ciddiye alın ve arkasında yatan sebebi bulmaya çalışın. Tek başınıza çözüm bulamıyorsanız özellikle cinsellik konusunda deneyimli bir uzman desteği alın.

STRES: İş ya da ekonomik sıkıntılar, ailevi sorunlar nedeniyle yaşadığınız stres cinsel yaşamınızı ciddi manada olumsuz etkileyebilir, fakat partnerinizle cinsel yönden uyumsuz olmanız da sizde strese neden olabilir. Partnerinizle daha iyi bir cinsel yaşam için stres ve iş yoğunluğunuzu kontrol altına almaya çalışın. Özellikle stres, korku kaynaklı uyumsuzluk konularında hipnoterapi hızlı bir çözüm olasılığı sunar.

DEPRESYON LİBİDONUZU ÖLDÜREBİLİR: Depresyon partnerinizle cinsel yönden uyumsuz olduğunuzun başka bir belirtisi olabilir. Depresyon, enerjinin düşük olması, yaşamdan zevk almama, çökkünlük şeklinde kendini belli eder ve bu ağır duyguların olduğu yerde cinsel enerjiyi aramak boşunadır. Bu, uyumsuzluk sorununu daha da ağırlaştırabilir ve hatta libidonuzu tamamen öldürebilir. Deneyimli bir uzmana başvurmanın vakti gelmiş demektir.

CİNSEL BİRLİKTELİK AZALIRSA: Partnerinizle cinsel yönden uyumsuz olmanız günlük hayatta ona karşı davranışlarınızda da kendini belli eder. Bir ilişkideki cinsel birlikteliklerin sayısı azaldıkça, bu durum çoğunlukla partnerler arası ilişkide sorunların baş göstermesine sebep olur. Uzun zamandır aynı evde kalan kankalar gibi yaşamaya başlamışsınız alarm sinyalleri çalıyor demektir.

CİNSELLİKLE İLGİLİ ÇEKİNCELER: Partnerinizle cinselliğe dair yeni bir şeyi deneme konusunda isteksizseniz, bu durum sonunda partnerinizin de heyecanının azalmasına sebep olur, ilişkiden kaçınmasına dahi yol açabilir. Bu, partnerler arası cinsel uyumsuzluğun ya da kimyaların uyuşmamasının çok basit bir göstergesi olabilir.

ÇEKİM YOKSA EREKTİL BOZUKLUK ORTAYA ÇIKAR: Erkeklerde görülen bu sorunun kökeninde genelde tıbbi bir sebep vardır ama tamamen duygusal bir sebep de erektil (sertleşme) bozukluğa neden olabilir. Partnerler arasında çekimin olmaması ve cinsel uyumsuzluk erkek partnerde erektil bozukluk olarak ortaya çıkabilir.

PARTNERİNİZ HAZIR VAZİYETE BEKLERKEN UYUMAYIN: Partnerlerden biri cinsel birliktelik için hazır vaziyette beklerken, diğer partner onun yanında uyumayı tercih ediyorsa ve bu durum çok sık yaşanıyorsa sıkıntı büyük olabilir. Bu durum, partnerler arası çeşitli sebeplere bağlı bir cinsel uyumsuzluktan kaynaklanıyor olabilir. Fakat, partnerlerden biri çok yorgun olduğu için böyle davranıyorsa, o zaman sabırlı olun ve ertesi günü bekleyin.

PARTNERİNİZİ AÇIN: Partneriniz sizinle cinsel konularda konuşamıyor ya da bu konuları konuştuğunda rahatsız oluyorsa, bu durum aranızda bir cinsel uyumsuzluk göstergesi olabilir. Çekingen mizaçta olmak, çok dindar ya da aşırı geleneksel bir aile tarafından büyütülmüş olmak gibi faktörler de bu durumun sebebi olabilir. O nedenle partnerinize biraz destek olun ve açılması için ona biraz zaman verin.

DAHA AZ CİNSEL İLİŞKİYE GİRİYORSANIZ: Cinsel uyumsuzluğun en önemli göstergesi artık ilişkinizde cinsel birlikteliğin hiç olmuyor oluşudur. Bu tehlike sinyalini ciddiye alın ve partnerinizle ilişkinizi düzeltmek için bu konu hakkında konuşun. Zira bu durum çok daha büyük sorunların da göstergesi olabilir. İşin içinden çıkamayacak gibiyseniz iyi bir uzman desteği size arzu ettiğiniz mutluluk için yol gösterici olacaktır.

CİNSEL UYUMSUZLUĞA HİPNOTERAPİ
Ülkemizde cinselliğin eğitimli bireyler arasında dahi tabu olduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, sorun çok büyük dahi olsa genellikle "demek ki böyle oluyor" dercesine cinsel uyumsuzluğun normal gören, çaresinin olmadığını düşünen insanların olduğunu söylüyor.

Cinsel uyumsuzluğun hipnoterapi gibi hiçbir tıbbi işlem gerektirmeyen bir yöntemle artık bir sorun olmaktan çıktığını belirten ve bu konuda etkili çalışmalar yapan Psikolog Başkak, uyumsuzluk yaşayan çiftlerin hipnoterapi tekniğiyle mutlu bir uyum yakalayabildiğini vurguluyor.

Baş ağrılarının büyük çoğunluğunun farkına varılmamış olsa da susuzluktan kaynaklanıyor.

Dr. Sinan Akkurt, "Doğru nefes alıp verdiğinizde vücutta fizyolojik denge sağlanabilir. O zaman da baş ağrılarını hafifletme şansımız olur. Bununla birlikte öfke, kızgınlık, kaygı gibi psikolojik nedenli baş ağrılarında doğru nefes teknikleri uygulandığında kişi sakinleşir, baş ağrısı kesilebilir." dedi. Dr. Akkurt, baş ağrılarında ilaçtan önce 7-1 nefes tekniğine başvurulmasını önerdi.

"Anksiyete, panik atak gibi şikayetlerde de yavaş nefes alarak rahatlama, sakinleşme sağlanabilir. Adrenalin, bilindiği gibi kaygı, korku gibi durumlarda artar; yavaş nefes alıp verdiğimizde adrenalin salgısı da azalacaktır." diyen Dr. Sinan Akkurt, "Tabi ki tek başına nefes teknikleri ile psikiyatrik rahatsızlıklar tedavi edilebilir demiyorum, sürece destek olur diyorum. Şu anda başınız ağrıyorsa 7-1 nefes tekniğini uygulayabilirsiniz." şeklinde konuştu.

Dr. Akkurt, önerdiği 7-1 nefes tekniğinin özellikleri ve uygulanışını şöyle özetledi: "Özellikle sakinleşmek amacıyla uygulanır. Baş ağrısı, panik atak, anksiyete gibi rahatsızlıklarda şikayetlerin azalmasına katkı sağlayabilir. Bağışıklık sisteminin güçlenmesine destek olur. Kronik yorgunluk sendromunu engelleyebilir. Nefesi alış ile veriş süresini eşitlememiz gerekir. 7'ye kadar sayarak nefes alınır, 1 saniye beklenir (nefes tutulur), 7'ye kadar sayarak nefes verilir."

Günlük hayatımızda doğru nefes almıyoruz

Doğru nefes alındığında akciğerlerin tam kapasite ile çalıştığına dikkat çeken Dr. Akkurt, "Nefes almayı solunum yapmak; çoğunlukla ağzımızdan hava alıp vermek olarak biliyoruz. Oysa doğru nefeste, burundan çekilen hava karnı şişirir. Doğru nefeste diyafram, karın kasları gibi akciğerimizi çevreleyen kasların da çalıştırılması sağlanır. Özellikle diyafram kasıyla derinlemesine solunum yapılmalıdır. Derin bir burun solunumu alınır, karın şişirilir. Karın solunumu, akciğerlerimizin tam kapasite ile çalışmasını sağlayacak bir yöntemdir. Yeni doğan bebekleri gözünüzün önüne getirin; onlar nefes alırken karnı şişer ve burun kanatları hafif oynar. Doğuştan doğru nefes yeteneğiyle doğuyoruz, ancak sonradan işin kolayına kaçıyoruz." dedi.


Kanser tedavisinde "ağrın var mı?" sorusu ihmal edilmemeli!

Türk Algoloji (Ağrı) Derneği Üyesi, Ağrı tedavisi Uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel nöropatik ağrıların şeker hastalığında şekerin iyi kontrol edilememesi, vitamin eksiklikleri veya kanser hastalarında tümörlerin sinirler üzerinde baskı oluşturması gibi nedenlerle oluşabileceğini vurguladı. Özellikle Medikal onkologların ve kemoterapi ünitelerinde çalışan doktorların nöropatinin ve nöropatik ağrının erken teşhisi için dikkatli olmaları gerektiğinin altını çizdi.

Nöropatik ağrıların pek çok nedeni olabilir
Ağrı tedavisi uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel nöropatik ağrıların çok farklı nedenlerle ortaya çıkabileceğini söyleyerek şöyle devam etti; "Nöropatik ağrılar sinir sistemi kaynaklıdır. Sinir sistemindeki herhangi bir hastalık veya problem nöropatik ağrıya neden olabilir. Nöropatik ağrı farklı bireylerde çok farklı nedenlerle ortaya çıkabilir. Örnek vermek gerekirse şeker hastalığında, şeker iyi kontrol edilemediğinde uçtaki küçük sinirler etkilenir ve bu etkilenmenin sonucu olarak da ellerde, ayaklarda uyuşma, karıncalanma, yanma şeklinde şikayetler görülür. Bu şikayetler genel olarak nöropatik ağrı bulgularıdır. Kanser vakalarında, tümörün sinir üzerinde bası oluşturmasıyla da nöropatik ağrı oluşabilir. Diğer taraftan, kullandığınız bazı ilaçlar nedeniyle veya vitamin eksikliklerinde de nöropatik ağrı görülebilir."

Kanser hastalarında üç farklı nöropatik ağrı tipi gözlemleniyor
Kanser kaynaklı nöropatik ağrıların üç grupta incelendiğini belirten Prof. Dr. Ayşen Yücel şunları söyledi: "Kanser hastalarındaki nöropatik ağrılar kanserin kendisine veya kanser tedavisine bağlı olarak gelişebiliyor. Üçüncü grup ise;, kanserle ilişkisi olmayan nöropatik ağrıların bu hastalarda da görülebilmesi nedeniyle ortaya çıkabiliyor. Kanser ileri evrelerde bütün sinir sistemine, yani beyin zarlarından omurilik zarlarına kadar yayılabilir. Paraneoplastik sendrom olarak adlandırılan bu tabloda yaygın nöropatik ağrıyla seyreden bir klinik durum ortaya çıkar. Ayrıca tümör sinire, sinir sistemine çok yakınsa oluşan bası nedeniyle çok şiddetli kol veya bacak ağrısı gibi şiddetli nöropatik ağrılar oluşabilir. Bunlar kansere bağlı nöropatik ağrılardır. İkinci grup, tedaviye bağlı nöropatik ağrılardır. Örneğin meme kanseri tedavisinde, ameliyatla alınan memenin yerinde "hayalet (fantom)" meme ağrısı, yani kişinin memesi hiç alınmamış gibi olan bir ağrı olur. Buna cerrahi sonrası nöropatik ağrı denir. Radyoterapi sonrasında da tedavinin neden olduğu yapışıklık veya o sinir boyunca ortaya çıkan hassasiyet nedeniyle nöropatik ağrılar oluşabilir. Kemoterapi sırasında da hastaya kanser tedavisi için verilen birtakım ilaçların neden olduğu nöropatik ağrılar da görülebilir."

Kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar nöropatik ağrıları tetikleyebilir
Ağrı tedavisi uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel kanser tedavileri ve nöropatik ağrılar arasındaki bağlantıyı şöyle özetledi: "Bir takım kemoterapi ilaçlarının sinir uçlarında harabiyet yapma potansiyelinin olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır. Elbette kanser tedavisi hayati bir konu olduğu için hastanın nöropati ihtimali nedeniyle tedavisini kesmesi düşünülemez. Dolayısıyla tedaviyi planlayan ve izleyen hekimin bu konuda çok dikkatli olması gerekir. Eğer nöropatik ağrı erken dönemde teşhis edilir ve tedaviye başlanırsa ilerlemesi de durdurulabilir. Hasta aynı anda nöropatik ağrı tedavisiyle kanser tedavisini birlikte sürdürebilir. Nöropati ile nöropatik ağrının birbirinden farklı olduğu da unutulmamalı. Bazı kemoterapi ilaçlarının nöropati oluşturma ihtimali yüksektir ama nöropatik ağrı oluşturma ihtimali daha düşüktür. Nöropatinin ağrısız olmasının getirdiği en önemli sonuç ise gözden kaçma ihtimalinin daha yüksek olmasıdır. Nöropati çok ilerlediğinde maalesef sadece duyu liflerini değil, motor lifleri ve otonom sistemi de etkilemeye başladığında, hastanın yürümesi bozulur, dengesi bozulur. O yüzden medikal onkologların, kemoterapi ünitelerinde çalışan doktorların bu konuda çok dikkatli olması gerekiyor."

Nosiseptif ağrılar nöropatik ağrıları gölgelememeli
Prof. Dr. Ayşen Yücel ağrıların genel olarak 2 gruba ayrıldığını söyledi: "Birincisi nosiseptif ağrı, diğeri ise nöropatik ağrı. Nosiseptif ağrı fizyolojik bir olgudur. Örneğin kolunuzu bir yere çarparsınız, çarptığınız yerde ağrı oluşur. Bu tarz nereden kaynaklandığı, hangi yollarla beyne iletildiği bilinen ağrılar nosiseptif ağrılardır. Nöropatik ağrı ise sinir sisteminin herhangi bir yerinden kaynaklanabilir. Bizim klinik olarak en çok sıkıntı çektiğimiz ağrı grupları, nosiseptif ağrılarla nöropatik ağrıların aynı anda görüldüğü vakalardır. Nosiseptif ağrılar çok şiddetli olduğu için klinikte bunlar ön plana çıkar ve nöropatik ağrılar arka planda kalabilir. Nöropatik ağrının atlanmasının en önemli nedeni hasta ile hekim arasındaki iletişim sorunudur. Nöropatik ağrıyı diğer ağrılardan ayıran en önemli özelliği karakteridir. Nöropatik ağrılar, hastada uyuşma, karıncalanma, kaşıntı, üşüme gibi belirtilerle seyredebildiği gibi, yanma, sızlama, iğnelenme, batma, elektriklenme tarzında bulgularla da seyredebilir. Hasta nosiseptif ağrısının yanında, bu bulguların ağrı olduğunu düşünmediği için ağrısı var mı, yok mu diye sorulduğunda daha çok nosiseptif ağrıya ait bulguları söyler. Ya da doktor aklına gelip "ayağında uyuşma karıncalanma var mı, yanma var mı" diye sormazsa bu iletişim kazası nedeniyle nöropatik ağrı gözden kaçar."

Hekimler "ağrın var mı" sorusunu kesinlikle ihmal etmemeli
Kanserli hastalarla çalışan radyasyon onkologlarının veya medikal onkologların çok fazla bulguyla karşı karşıya kaldığını belirten Prof. Dr. Ayşen Yücel, "ağrın var mı" sorusunun çoğu zaman ihmal edilebildiğine dikkat çekti: "Uzmanlar bir yandan kanserin kendisine ait bulgularla, bir yandan kanserin tetiklediği bulgularla, bir yandan da tedavinin yan etkileri nedeniyle oluşan bulgularla uğraşıyor. Bu nedenle özellikle de yoğun polikliniklerde, ağrı değerlendirmesi gözden kaçabiliyor. Yani "ağrın var mı?" sorusu belki kanser hastalarında en çok ihmal edilen sorulardan bir tanesi olabiliyor. Halbuki ağrı bazen kanserin kendisinden bile daha korkutucu ve hasta için hayat kalitesini bozan bir bulgu. Bu nedenle hekimlerin ağrıyı ve ağrının tipini sorgulaması, hastanın hayat kalitesini yükseltmek açısından oldukça önemlidir."


Türkiye dahil 18 ülkede gerçekleştirdiği "Seyahatin Değeri" araştımasına göre, sık seyahat edenler daha açık fikirli ve daha toleranslı hale geliyor. Aynı zamanda sıkça yollara düşenler yabancılara daha fazla güveniyor

Seyahat sitesi momondo'nun yaptığı "Seyahatin Değeri" araştırması, seyahat ile açık görüşlülük ve güven duygusu arasındaki ilişkinin gücünü ortaya koydu. Türkiye dahil 18 ülkeden yaklaşık 7 bin 300 kişinin katıldığı araştırmanın ilk sonuçlarına göre, seyahat etmek ciddi ölçüde daha toleranslı ve açık görüşlü olmamızı, başkalarına daha fazla güvenmemizi sağlıyor.

Araştırmanın en dikkat çekici sonuçları şöyle:

Sık seyahat edenler, cinsiyet, yaş, eğitim ve gelir düzeyi fark etmeksizin, daha az yolculuk yapanlara göre daha açık görüşlü hale geliyor, tanımadıkları kişilere daha fazla güveniyor.

Katılımcıların yüzde 76'sı, seyahat etmenin, kendilerini "farklı olana" karşı daha toleranslı yaptığını söylüyor.

Katılımcıların yüzde 75'i ise, ziyaret ettikleri ülkelerdeki insanlara karşı daha hoş görülü yaklaştıklarını ifade ediyor.

Yine katılımcıların yüzde 76'sı, seyahat sayesinde genel olarak tüm kültürlere karşı daha açık fikirli hale geldiklerine inanıyor.

Araştırmaya katılanların yüzde 48'i, bundan beş yıl öncesiyle kıyaslandığında insanların farklı kültürlere göre daha az toleranslı oldukları konusunda hemfikir. Sadece yüzde 16'lık bir bölüm bu fikre katılmıyor.

SEYAHAT VE GÜVEN İLİŞKİSİ ÜZERİNE İLK BÜYÜK ARAŞTIRMA

Konuyla ilgili bir açıklama yapan momondo Halkla İlişkiler Müdürü Lasse Skole Hansen, "İnsanlara duyduğumuz güveni ve ne kadar açık fikirli olduğumuzu belirleyen birçok farklı faktör bulunuyor. Ancak örneğin 'Çok seyahat eden mi, iyi eğitimli olan mı karşısındakilere daha fazla güven duyar?' sorusuna sorduğumuzda, çok seyahat etmenin güven duygusunu çok daha fazla pekiştirdiğini görüyoruz" diyor ve ekliyor: "Bu da çok seyahat etmek ile insanlara güvenmek arasında yakın bir ilişki olduğunu ortaya koyuyor."

Hansen, sözlerini şöyle sürdürüyor: "Nitekim Stanford Üniversitesi'nin araştırması dahil, daha önce yapılan birçok akademik çalışma da insanların yabancılara karşı açık fikirli olmasıyla sık sık yolculuk yapmak arasında pozitif bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Ancak hiçbiri momondo'nun araştırması kadar geniş kapsamlı ve doğrudan bu konuyu araştırmaya yönelik değildi. Bu raporda seyahatin pozitif etkisine ve çok önemli bir konu olduğuna inandığımız farklı kültürler arasındaki bariyerleri yıkabilme potansiyeline odaklanıyoruz. Küresel araştırmamıza katılanların neredeyse yarısı, beş yıl öncesine kıyasla günümüzde insanların yabancı kültürlere karşı daha az toleranslı olduğunu düşünüyor."

PROF. DR. NARLI: SEYAHAT ETMEK ZİHİNLERDEKİ KİLİTLERİ AÇIYOR

"Seyahatin Değeri" araştırmasının sonuçlarını değerlendiren Bahçeşehir Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nilüfer Narlı ise şöyle konuştu: "Ünlü edebiyatçı Jorge Luis Borges, 'Anlar' adlı şiirinde yaşamaya yeniden başlayabilseydi, daha fazla seyahat edeceğini söylüyor: "Seyahat ederdim daha fazla", "Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim", "Görmediğim bir çok yere giderdim". Seyahat etmek, insanın kendini tanımasını sağladığı kadar, farklı insanları ve kültürleri tanımasına da vesile oluyor. Farklıkları keşfetmek insanların zihinlerindeki kilitleri açıyor, duvarlarını yıkıyor ve meraklarını kamçılıyor. İşte bu nedenle, seyahat eden kişinin bilgisi, hoşgörüsü ve iletişim becerileri gelişiyor."

Kadınlara "fazla kilolusun" demenin de bir şiddet türü olduğuna dikkat çekildi.  Kadınları kiloları nedeniyle horlamanın hem beden hem de ruh sağlığını bozan duygusal şiddet etkisi yapan kadınlara bedenleriyle barışmaları ve kendilerine değer vermeleri çağrısında bulunuldu

Kadına şiddetin gündemden düşmediği günümüzde kadınlara "fazla kilolusun" demenin de aslında bir şiddet türü olduğunu biliyor muydunuz? Beslenme ve Diyet Uzmanı Nil Şahin Gürhan, kadını fazla kilosu bulunduğu için horlayarak sağlığını ve psikolojini bozmanın duygusal şiddet olduğuna dikkat çekerek, "Bu tür söylemler kadınların güvenini zedeler. Kadınlarda fazla kilo aslında irade zayıflığının değil, kendine bakmamanın göstergesidir. Onları hor görerek hem beden hem de ruh sağlıklarını bozmayın" uyarısını yaptı.

Kilosundan dolayı sürekli eleştirilen, baskı gören kadınların bir süre sonra kilo vermeyi ve zayıflamayı en büyük başarı olarak hayatının merkezine koyduğunu aktaran Gürhan, "Bu durumda kadınlar kilolarından bir an önce kurtulmak için sağlığını tehlikeye atabilecek tehlikeli kilo verme yöntemlerine açık duruma geliyor. Kilo vermek için her yolu deniyor, sağlığını ve yaşamını tehlikeye atıyor" dedi.

Kilo irade zayıflığından kaynaklı değil!
Kamuoyundaki yargının aksine, çoğu kadının irade zayıflığından değil, kendine bakmadığı, beslenmesine özen göstermediği için kilo aldığını da hatırlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Nil Şahin Gürhan, kilo vermek isteyen kadınlara şu tavsiyeleri yaptı:

 Kendinizle ve bedeninizle barışın!
 Sağlıklı beslenin. Sağlıklı beslenen kişilerin enerjisi yüksek, duruşu sağlam, hafızası berrak, cildi parlak ve saçları canlı olur. Daha genç ve bakımlı görünür.

 Kilo vermek için acele etmeyin. Kilo vermek bir süreç ve bu süreç ne kadar sağlıklı olursa, sonuç da o kadar başarılı olur. Kendi bedeninin farkında olan kişi diyette de başarılı olur. Başarı da mutluluk getirir. İnsanın üzerindeki yük azaldıkça enerjisi artar, hareket kabiliyeti yükselir, daha rahat ve kolay kilo verir.

Sağlıklı beslenin enerjiniz artsın!
Sağlıklı ve yeterli beslenen insanların aynı zamanda pozitif olduğunu da açıklayan Gürhan, şunları söyledi: "Kendine güvenleri de yükselir. Hayat enerjileri artar. İş hayatında daha başarılı olur, engelleri daha rahat aşarlar. Sağlıklı beslenen kadınların fiziksel görünümleri değişirken daha rahat kıyafet seçerler. Bu da onları mutlu eder."

Nil Şahin Gürhan, sağlıklı beslenmenin aynı zamanda yeni nesillerin geleceği için de çok önemli olduğunu vurgulayarak, "Sağlıklı anneler sağlıklı çocuklar demek" değerlendirmesinde bulundu.